Haberin Devamı
Prensip sahibi adamımdır.. Fikrimden dönmem.. Nasıl ki Fransızlar’a sinema filmi yapma yasağını savunuyorsam bizim ahaliden çıkanlara da “heykel yapma” yasağını koymanın şart olduğuna inanırım..
Sanata düşman mıyım? Hiç değil.. Özellikle de plastik sanatlar içinde heykele vurgunum..
Avrupa’ya çıktığımda hangi müzeye gitsem ilk işim heykellerin teşhir edildiği galerileri aranmak olur..
Antik çağdan itibaren, insanlığın elinde ne kalmışsa karşısına dikilir hayran hayran bakarım..
Son olarak Madrid’te müze haline getirilen Castellano Sarayı’nı dolaşmıştım..
Oradaki galerilerden birinde iki bronz heykel vardı.. Bunlardan biri “Uyuyan Kleopatra” heykeliydi..
Sanatçı nasıl yapmışsa o heykeli?
Çevresinde dolananlar sanki parmak uçlarına basarak yürüyorlardı ki Kleopatra uykusundan uyanmasın..
Fotoğraf çekmek yasak.. Bir saat etrafında dolandım ki görevlinin boş yerine denk getireyim de bir kare resmini çekebileyim..
Güvenlik kameralarını fark edince vazgeçtim..
Heykeli dillendirmekteki maksadım bu sanata olan düşkünlüğümü tarif içindir..
Zaten bendeki “yasakçılık” güdüsünü dürtükleyen de bu heykele olan düşkünlüktür..
Özellikle de klasiğine..
YONTULMUŞ TAŞ
Öyle tavayı, tencereyi, arabanın egzoz borusunu kaynakla birbirine tutturup “Bakın ben heykel yaptım..” diyenlere affım yok..
Heykel niyetine “yontma taş devri” icraatı yapanlara da öyle..
Zaten tek parti devrinin yabancı elinden çıkma Atatürk heykelleri ile bizdeki heykeltıraşların marifeti arasındaki fark bu işi kıvıramayacağımızı ortaya çıkardı..
Atatürkümüz heykel severdi.. Galiba en çok da kendi heykelini severdi..
Avrupa’nın sağlığında heykeli dikilen tek lideri odur..
Lenin’in bile ilk heykeli ölümünden yedi yıl sonra dikildi.. Ruble’ye de resmi ölümünden otuz yıl sonra kondu..
Atatürk işin aslını sağlığında keşfetmiş.. “Türk milleti zekidir..” lafını edip, ahaliye bolca gaz verirken bazı konuları atlamış..
Parantez içi boşluk verip atladığı konuların başında da bu heykel sanatına olan katkımız geliyor..
“Beni Türk hekimlerine emanet edin..” lafını ederken canını riske atmış..
Öte yandan “Heykelimi Türk sanatçıları yapsın..” deyip imajını riske etmemiş..
Ferasetli adam iğne deliğinden Hindistan’ı seyreder.. Belli ki başına geleceği bilmiş..
Buyurun, yerinde duruyorsa bakın..
Kartal üzerinden İzmit’e giderken yolun solunda kalan dev bir Atatürk heykeli var..
Sebep olup dikenlere beddua etmeyeceğim.. İnancıma aykırı.. Ama inşallah resmi bayramların birinde o heykelin önünde tören yapılırken bir mucize olur..
Hareket-i arz meydana gelir..
O heykel de onu oraya dikenlerin üzerine devrilir..
İnsanın başı vücudunun yedide biri oranındadır..
O heykelde Ata’nın başının vücuduna oranı beşte ikiye inmiş.. Öfkem bunadır..
GÖZEL İSTANBUL
Geçenlerde gazetede haberini okudum..
Cumhuriyet’in ellinci yılında dikilen “Güzel İstanbul Heykeli” sökülüp atıldığı yerde bulunmuş..
Medyada bir sevinç bir sevinç..
İstanbul tahtını “Geriye kaykılmış üryan bir kadın” şeklinde tasvir edilen heykel artık özgürmüş..
Gençler bilmez..
O heykel yüzünden az daha memleket birbirine giriyordu..
Heykel dikildiğinde Ecevit-Erbakan koalisyonu iş başındaydı.. Erbakan Hoca “Bu heykeli istemem” diye tutturup öyle bir niza çıkardı ki..
Sebep? Umumi adaba mugayir.. O öyle der de laik kesim durur mu?
Onlar da “Sanatta ayıp olmaz, ayıp yorgan altında olur..” teranesini kopardılar..
Bildiğiniz bugünün türban nizası..
Memleket az daha ortadan şak diye bölünecekti.. Hükümet yıkılacaktı..
Ecevit mecbur kaldı, heykeli yerinden söktürüp kaldırttı..
Heykel gitti ama kavga bitmedi..
Her uğradığı ilçede aynı namaz vaktinin kazasını bilmem kaçıncı kez kıldıktan sonra “Yüz bin tank üretecek” fabrika temeli atan Erbakan Hoca ile şair başbakanın arası bozuldu..
Gerçi Allah’ı var.. Ecevit o günlerde memleketi hükümetsiz bırakmamak için çok çabaladı..
Hatta koalisyon ortağının yüreğini yumuşatmak için “Takalar geçiyor allı yeşilli..” şiirini yazdı..
Ecevit’i seven şarkıcılar da bunu türkü yaptı ama Erbakan Hoca’nın yüreği yumuşamadı..
SİYASİ MALZEME
Koalisyon çatır çutur yıkıldı.. İki lider bu kez siyaset meydanlarını turlayıp, karşılıklı atıp tutmaya başladılar..
Ecevitçiler “Biz Kıbrıs’ı aldık..” diyorlardı..
Hoca’nın takımı ise “Biz de Gözel İstanbul heykelini kaldırttık..” karşılığını veriyordu..
Heykelin belleğimde “Gözel İstanbul” vurgusuyla kalması o günlerin işidir..
Bir köy ziyaretindeki sohbette bu kavganın tanığı olmuştum.. Köylüler “Gözel İstanbul” dedikçe cemaatin aklına artık ne düşüyorsa, herkes kıkırdıyordu..
Heykelin de “Gözel İstanbul” ile bir ilgisi olsa bari..
İstanbul’u güzel, işveli bir kadına benzetmeye itirazım olamaz..
Şarkıdaki “Gel öpeyim gerdanından..” sözcükleri de böyle bir benzetmedir..
Lakin “Gözel İstanbul” heykeli bende böyle bir duygu yaratmıyor..
O nasıl güzellik öyle.. Vücut, kol, bacak pürtük pürtük..
Heykel bu haliyle bana selülitleri azmış da tedavi için gittiği kaplıcada güneşlenen bir kadını çağrıştırıyor..
O zaman da nefret etmiştim bu heykelden.. Şimdi de ediyorum..
Tıpkı Barcelona’da ziyaret ettiğim Milo Evi’nde gördüğüm berbat heykellere verdiğim tepki gibi..
Medyamızdan rica ediyorum..
Gözünüzü seveyim.. Şu “Gözel İstanbul Heykeli” tartışmasını yeniden hortlatmayın..
Heykeltıraşların başı için..

