Bilge, büyük bir sofra hazırladı. Sofrada herkes yerini aldıktan sonra, önlerine birer tas sıcak çorba, sonra da derviş kaşıklan denilen, sapları birer metre uzunluğunda özel kaşıklar getirdi. Ev sahibi, konuklarına bu kaşıkları nasıl tutmaları gerektiğini söyledi: "Herkes kaşığının ucundan tutmak zorundadır." Konuklar, uçlarından tuttukları bir metre uzunluğundaki kaşıkları güçlükle taslarına daldırıyorlar, fakat kaşıklarına doldurdukları çorbayı ağızlarına bir türlü götüremiyorlardı. Ağızlarına bir kaşık çorba koyabilmeyi beceremeyen konuklar, yemekten kalktıklarında, karınlarını doyuramamışlar, kaşıklarından dökülen çorbalar da sofra örtüsünü kirletmişti.
Bilge, bir gün sonra ikinci bir yemek ziyafeti verdi. Yeni misafirler, sofrada yerlerini aldılar. Önlerine yine birer tas sıcak çorba ve sapları bir metre uzunluğundaki derviş kaşıkları getirildi. Onlara da kaşıklan ancak, saplarının ucundan tutabilecekleri kuralı söylendi. Ev sahibinin "Buyurun, afiyet olsun" sözünden sonra sofradaki herkes, önündeki kaşığı, sapının ucundan tuttu ve... Herkes kaşığını, kaşısındaki kişinin tasına daldırıp, kaşığına aldığı çorbayı, karşısındaki kişinin ağzına uzattı. Konuklar sofradan kalktıklarında ise, sofra örtüsüne dökülmüş tek bir damla çorba yoktu! Bilge: "Kim ki hayat sofrasında yalnızca kendini görür ve yalnızca kendini doyurmayı düşünürse, o kişi aç kalacağını da bilmelidir. Kim ki başkalarını da düşünür ve onları da doyurmaya çalışırsa, bir başka kişi tarafından o da kesinlikle duyurulacaktır. Yaşam denilen bu pazarda; alan değil, veren kazançlıdır her zaman..." Takım oyunu denilen şey, bu olsa gerek!
Dert ağacı
Eski çiftlik evini onarmak için tuttuğum marangoz, işteki ilk gününü güçlükle bitirmişti. Arabasının patlayan lastiği onun işe bir saat geç gelmesine neden olmuş, elektrikli testeresi bozulmuş ve şimdi de eski püskü arabasının motoru çalışmıyordu. Onu evine götürürken, yanımda somurtup duruyordu. Evine vardığımızda beni, ailesiyle tanışmam için içeri davet etti. Eve doğru yürürken küçük bir ağacın önünde kısa bir süre durdu, dalların uçlarına iki eliyle dokundu. Kapı açıldığında adam şaşırtıcı bir biçimde değişti. Asık suratı, gülümsemeyle aydınlandı, iki küçük çocuğunu kucakladı ve eşine kocaman bir öpücük verdi. Daha sonra beni arabaya yolcu etmeye gelirken, ağacın yanında durdum ve ona eve girerken ağacın dallarına niye dokunduğunu sordum. "O, benim dert ağacım" dedi. "Elimde olmadan işimde kimi sorunlar çıkıyor, ama o sorunlar eşim ve çocuklarımın değil. Bunun için, iş sorunlarımı her aksam eve girerken o ağaca asıyorum. Sabahları yeniden onları oradan alıyorum, ama gülünç olan ne biliyor musunuz? Ertesi sabah onları almaya gittiğimde, astığım kadar çok olmadıklarını görüyorum!"
Sınavdan kaçmayın
Bahar aylarının verimli topraklarının içinde iki tohum yan yana yatıyorlarmış. Tohumlardan biri diğerine; "Ben, büyümek istiyorum!" demiş. "Köklerimi, altımdaki toprağın derinliklerine ve filizlerimi yeryüzüne göndermek istiyorum. Baharın müjdecisi olan tomurcuklarım açılsın istiyorum. Güneşin sıcağını yüzümde, sabahın tatlı dokunuşunu yapraklarımda hissetmek istiyorum!" Ve büyümeye başladı tohum... İkinci tohum ise; "Ben korkuyorum" dedi. "Köklerimi, altımda yatan toprağın derinliklerine gönderirsem, karanlıklarda benî neyin beklediğini bilemem. Üstümdeki toprağı zorlayıp yeryüzüne çıkmaya çalışırsam, filizlerim zarar görebilir. Hem tomurcuklarım açmaya başladığında üzerlerinde salyangozlar gezip, onları yemeğe kalkarsa? Ya tomurcuklarım açılıp, çiçeğe dönüştüklerinde küçük bir çocuk beni koparıverirse? Yoo, hayır. En iyisi burada kalıp beklemek. Büyümek için belki daha güvenli bir zaman bulabilirim." Ve ikinci tohum beklemeye başladı. O sırada, yumuşamış olan bahar toprağını eşeleyen bir tavuk buldu tohumu ve bir lokmada yutuverdi onu.
İşte olay bu!
Bilge, büyük bir sofra hazırladı. Sofrada herkes yerini aldıktan sonra, önlerine birer tas sıcak çorba, sonra da derviş kaşıklan denilen, sapları birer metre uzunluğunda özel kaşıklar getirdi.
Haberin Devamı

