"Ödül"lük bir yoğun bakım!

Bembeyaz bir yatakta bembeyaz bir yüzle öylece yatıyordu... Vücut sıcaklığının 35 dereceye düştüğünü söylemişlerdi

Haberin Devamı

Bembeyaz bir yatakta bembeyaz bir yüzle öylece yatıyordu... Vücut sıcaklığının 35 dereceye düştüğünü söylemişlerdi.

Elimi uzatarak koluna dokundum. Buz gibiydi gerçekten de... Gözlerim başucunda duran ve alt alta bir sürü grafikler çizen alete takıldı; nabız 170, tansiyon 16... Öylece uyurken, normal şartlarda 60-70 olması gereken nabız 170...

Artık ümit yoktu belki de... Son dakikaya, son şansa kadar ümidini kaybetmeyen, mücadeleye devam eden ben de kabul etmek zorundaydım.

Gözlerimin hızla dolmaya başladığını hissederek tekrar yaklaştım, kır saçlarından ayak uçlarına kadar dikkatle inceledim anneciğimi... Onsuz bir dünya ne kadar eksik olacaktı...

Birdenbire, hastalığını duyunca "kaç yaşındaydı" diye soranlar geldi aklıma... Çok ileri bir yaşta değildi ama olsa ne olurdu ki?

Anne bu, annenin yaşı olur mu?

O hep orada kalsın, hiç hastalanmasın, acı çekmesin, seni bırakmasın istersin...

"Artık çıkmanız lâzım" diyen hemşirenin se-
siyle irkildim. Ne kadar süredir yatağın yanında dikilmekte ve elini okşamakta olduğumun farkında bile değildim.

Kaç gün geçti aynı şekilde... Kalpteki aşın ritm bozukluğunun sebep olduğu bir beyin daman tıkanması sonucunda önce vücudun sol tarafında oluşan felç, arkadan diğer komplikasyon-lar onu kurtarmayı neredeyse imkânsız hâle getirmişti.

Artik burnundan besleniyor, solunum sıkıntısı nedeniyle zaman zaman yapay solunum cihazına bağlanması düşünülüyordu.

Gözleri hep kapalıydı. Ancak kulağına eğilerek fısıltıyla konuştuğumda göz kapaklarını kırpıştırarak anladığını belirtiyordu.

Karşısındaki yatakta 1-1,5 yaşlarında ağır hasta bir bebek, onun yanında çocuklarının peşinden koşarken düşüp başından yaralanan bir anne, diğer yataklarda yaşlı hastalar vardı.

International Hospital'ın yoğun bakım ünitesinin ne inanılmaz bir özen ve tempoyla çalıştığını işte o günlerde yakından gördüm. Hemşireler ve çoğu kadın olan doktorlar sabır ve güler-yüzle, sabahlara kadar hiç oturmadan görev yapıyorlar... Hepsi o kadar genç ve güzel ki bir ara; hastaların "halisünasyonları arasında" onları gördükçe "cennette olduklarını zannedebilecekleri" geldi aklıma...
Yoğun Bakım Bölüm Başkanı Prof. Dr. Lütfü Telci'yi anlatmak için apayrı bir yazı lâzım... O nasıl bir disiplin, nasıl bir çalışmadır... Aynı zamanda Çapa'nın yoğun bakım bölümünde görev yapan ve öğretim görevlisi olan Lütfü Telci önce sert tavırlarıyla korku yarattı bende... Yavaş yavaş başarısını, disiplininin sonuçlarını gördükçe, hayranlığa dönüşen bir korku... (Devam Edecek)

Sakıncalı göçmen!
Sanjai Shah 43 yaşında bir Kenyalı'ymış. 43 yıl önce, ülkesi İngiliz kolo-nisiyken doğduğu için İngiliz vatandaşlığına geçme hakkı varmış.

O da Kenya vatandaşlığını bırakıp diğerine geçmiş ve Londra'ya gitmiş.

Almamışlar içeri sınırdan... İngiltere onun "sakıncalı göçmen" olduğuna inandığı için tekrar Nairobi Havaalanı'na göndermiş. Bay Sanjai evine dönmeyi kabul etmemiş, tam bir yıl inatla "Terminal" filminde Tom Hanks'in yaptığı gibi havaalanında yaşamış.

Ve ancak o bir yılın sonunda İngiltere onu vatandaşlığa kabul etmeye razı olmuş.

Buradan hemen nereye geçiyoruz, Türkiye'ye;

İngiltere bir zamanlar kolonisi olan bir ülkeden hem de kurallara göre "hakkını kullanarak" "İngiliz vatandaşı olan birini" kabul etmez ve geri gönderirken Türkiye'nin sınırlarındaki bu gevşekliğin sebebinin ne olduğunu sormaya...

Binlerce insan kaçak olarak
nasıl bu kadar kolay şekilde Türkiye'ye giriyor, çıkıyor ve kaçak çalışabiliyor.

Bu konuda gelen şikâyetlerin haddi hesabı yok. Hırlısının, hırsızının, teröristinin, hayat kadınının elini kolunu sallayarak gelmesi ve zaten yok gibi olan güvenliği iyice ortadan kaldırması ilk şikâyet.

İkinci şikâyet ise Türkiye'nin kendi kalabalık nüfusu büyük ölçüde işsizlik ve ekonomik sı-kıntı çekerken Moldovya'sın-dan, Suriye'sine, Rusya'sına bir sürü ülke insanının burada "kaçak" olarak çalışması...

İşte Metin isimli bir gencin sözleri... Söylediğine göre kendisi 1997'de Güneydoğu'da askerliğini yaparken PKK çatışmalarına girmiş. Kardeşini de bir çatışmada kaybetmiş. Soruyor:

"Biz sınırları bunun için mi koruduk, sakat kaldık, şehit olduk. Bizim çektiğimiz acıların nimetlerine kaçak işçiler, göçmenler göz diksin diye mi?"

Hiç kimse onun haksız olduğunu söyleyemez. Peki İçişle-
ri Bakanlığı neden bu gidişi durdurmuyor? Kendi nüfusu 70 milyon olan ve bu nüfusunun çoğu maddi zorluklar içinde yaşayan bir ülke bu kadar başıboş olabilir mi?

Bu başıboşlukla 5-10 yıl sonra Türkiye'deki kalabalığı ve anarşiyi düşünebiliyor musunuz?

Bundan önceki hükümetler döneminde bizde de basın bir konuyu dile getirince o konu ile ilgili bakanlıktan açıklama gelirdi. Veya başbakanlar çıkar aydan aya TV'lerden meraklan giderirdi.

AKP herkesle olduğu gibi medyayla da kavgalı olduğu için kendimiz söyleyip kendimiz dinliyoruz! Ama özellikle İçişleri ve Adalet Bakanlıklarının artık medyaya, kısacası halka birçok konuda açıklama yapmaları gerekiyor. Bekliyoruz.

(Not: Güneydoğu'da askerlik yapan okurlarımız "sınır mayınlarının söküldüğünü" söylüyor ve "1 yıl önce de o mayınlar vardı ve biz teröristlerin geçişine engel olamıyorduk, şimdi nasıl olacaklar" diye soruyor. İçişleri Bakanlığı'ndan bu konuda da cevap bekliyoruz.)

DİĞER YENİ YAZILAR