Haberin Devamı
Terörün çeyrek yüzyıldır ülkeye verdiği zararın maddi bilançosu yüz milyar doların üzerinde hesaplanıyor. Bu, “maddi” zarar... Ama aslolan, manevi zarardır. Yani koca bir toplumun önceliklerini şaşırmasına, sorunların içinde boğulmasına yol açan gerilimle ortaya çıkan zarardır.
Türkiye bir süredir ekonomi konuşamıyor, yeni anayasayı unuttu bile, 301’inci madde kimsenin umurunda değil, Avrupa Birliği için yapılması gerekenleri kimse hatırlamıyor.
Avrupa Birliği yönünde atılan her adımın ekonomide karşılığı olduğunu, demokratik gelişmelere de ancak bu şekilde bir tuğla daha eklediğini düşünmeye zamanımız kalmadı.
Toplumun ruhu şehit cenazeleriyle karartıldı, savaş beklentileriyle gerildi. Sokaklardaki öfkenin yönünü şaşırıp Kürt vatandaşlara yönelik ırkçı bir saldırıya dönüşmesi korkusuyla yaşıyoruz.
Zihinlerde gelecekle ilgili kuşkular büyüdükçe, yarının bugünden daha kötü olacağı kaygısı yürekleri sıktıkça toplumun sağlıklı düşünme refleksi zayıflıyor.
Terör çeyrek yüzyıldır aynı şekilde zarar veriyor. Ve bunun da arkasında seksen yıllık yanlışların, yirmi beş yıllık şaşkınlığın, dar görüşlü yöneticilerin aymazlıkları yatıyor.
Türkiye’yi yönetenler en önemli toplumsal sorunu yıllarca düşünmedi, yok saydı. Düşünenlere kızdı, ağzını açanları hapse attı. “Var” diyenlere karşı devletin demir yumruğu “yok” diye kalktı, “düşünelim, tartışalım” diyenler “vatan haini” listelerine yazıldı.
Terör örgütünün kendisine ciddi bir taban edinmesinin nedenlerini araştıranlara öfke duyuldu; sorun, “dış düşmanlar ve onların içerideki işbirlikçileri” edebiyatıyla yok olur sanıldı.
Terör bugün toplumun canını bu kadar çok acıtıyor, ruhunu karartıyor, ağır maddi ve manevi zararlara yol açıyorsa bunun sorumlusu sadece “terörist” değildir, o teröristi yetiştiren toprağı tanımayan, tanımaya çalışmayan, çözümü orada aramayan siyasilerdir.
Terörü konuşurken, verdiği zararları sıralarken, nedenleri arasında bizden kaynaklanan yanlışları da görmek ve açıkça söylemek zorundayız.
Bugüne kadar bunları söylemeye çalışanlara çeşitli yaftalar asıldı. Olmadık bahanelerle susturuldular. Artık her şeyi konuşmanın zamanı gelmelidir. Toplumun bir kesimi hâlâ susarak çözüm sağlanacağına inandırılmış durumda. Ama bilinmelidir ki gerçek çözüme giden tek yol her şeyin en açık şekilde konuşulmasıdır. Siyasiler de bunu görmek ve her şeyi konuşmanın yollarını açmak zorundadır. Bugüne kadar yapılmış yanlışlar da “her şeyi konuşma”nın en önemli unsuru olursa bir ilerleme sağlanabilir.

