Nermin Bezmen

Nermin Bezmen

-

Yine başarabiliriz daha evvel başardık...

Haftalık yazı yazmak, maalesef yazarı bazı kez eksikli kılıyor. Tam haftanın olayları içinden kimi kez en çarpıcı, en vurucu, kimi kez en umut verici haberini seçip yazıp baskıya göndermişken bir bakıyorsunuz ülke, dünya bambaşka bir rüzgârla savruluveriyor, hiç tahmin etmediğiniz bir yangınla alevler içinde kalıyor, yepyeni bir acıyla kırılıp darmadağın oluyor.

Geçen hafta, ülkemizin içinde geçtiği tehlikeli ve çok kritik dönemde, Ankara kana, Türkiye yasa gömüldü. Senelerdir ısrarla söylemekte olduğum 'Kifayetsiz, basiretsiz, vurdumduymaz, aymaz, aldırmaz, koltuk telaşında’ politikacıların ve politikalarının ülkemizi getirmiş olduğu bu son kanlı uçurum artık kelimelerle ifade edilebilecek olmaktan çok uzak bir cehennemdi. Bu cehennemin hazırlık sürecinden, oluşumundan ve neticesinden kendisini sorumlu hisseden hiç kimse çıkmadı, çıkamadı. Bir yetkili de; “Özür dilerim. Bu benim zaafımdan kaynaklandı. İstifa ediyorum” diyemedi. Bekledik... diyemediler. Gerçi tek bir kişinin tüm devleti tek başına yürütmek arzusunda olduğu bir ülkede, hangi yetkili hangi görevinden istifa ederse etsin, netice değişmez. Çünkü aslında hiç biri hiç bir kararın sahibi olmadığından sorumlusu da değildir. İstifaya zorlanmaları onların gözünde ancak ‘adam harcama’ sayılır ki; bu, milletin umumundan ziyade bir görüş, bir parti, bir anlayış için birleşmiş olanlar arasında takım ruhuna aykırı gelir.

Haberin Devamı

Nefret söylemi zirvede

Ne acıdırki; aynı hafta içinde aydın bir doktorumuzun Türkiye Cumhuriyeti tarihine bir meşâle daha yakan Nobel ödülü de bu milleti bir araya getiremedi. Yüzü aşkın sulhsever, idealist, aydınlık insanımızın katledilmesi, yüzlercesinin yaralanması ile neticelenen lânet terör de tek yürek yapamadı bizleri. Aziz Sancar’ın kökeni üzerinde ısrarcı ayrımcılık söylemleri yaratmaya çalışanlar, Sancar’dan bizzat cevaplarını aldılar ama yine de uğraşmaktan bıkmadılar. Sancar “Milliyetçi bir ailenin çocuğu olarak, bununla iftihar ederek büyüdüm” dedi, anlamadılar. “Ödülümü Atatürk’ün şahsında milletime adıyorum” dedi, yine mutlu olamadılar. Çünkü duymak istedikleri bu değildi. Hiç uymadı günün moda söylemlerine. Hele bilim adamımızın bu söylemlerine rağmen Nobel ödülü almış olması bazılarının kafalarını daha da karıştırdı. Olur mu hiç, sen Türklüğe hakaret etme, Cumhuriyeti aşağılama, hele Atatürk’ü baş tâcı et, yine de Nobel versinler... Neyse ki Prof. Sancar sorulanlardan, duyduklarından kırıldıysa bile üzerinde fazla durmaz ve hayatını karartmalarına fırsat vermeden yine laboratuarına döner.

Haberin Devamı

Ankara’da aslında lâik Cumhuriyetin yüreğinde patlatılan bombalarla katledilen, yaralanan o güzel insanlarımızın uğradığı dehşet, vahşet saldırısı nicemizin yüreğini dağlarken kimileri de “Oh olsun, ne işleri vardı orada” demedi mi, kahroldum. “Bunlar PKK’lı teröristlerdi. İyi oldu” demedi mi birileri, bu kendini bilmezlere duyduğum nefretle ben kendimden utandım. Meydanda yaralılar yerlerde çırpınır, ölenlerin bedenlerinden parçalar sağa sola dağılmışken alana dalan ve ölülerin, yaralıların üzerine gaz bombası atan, çöp kullanan bilinçsiz, hırçın polisleri, “Arkadaşlarını şehit eden hainlere saldırmakta haklılar tabii” diye savunan kafalar için ne diyeceğimi artık bilemedim.

Haberin Devamı

Devletin durduğu yer

Ülkemizde nice değerli insanımız, komutanlar, subaylar, dekanlar, öğrenciler, yazar-çizer ve düşünürler düzmece suçlamalarla “makûl şüphe ile” gözaltına alınıp, hayatları karartılırken ülkemizin büyük şehirlerinde meydanlarda aleni toplanan, cihada adam çağıran bombacıların kim olduğu bilindiği halde, henüz eylemde bulunmadıkları için yakalanmamalarının izahı beynimi karıncalandırıyor, midemi bulandırıyor.

Birileri ekranlara çıkıp, sırıtarak “Güvenlik zaafiyeti” yoktur derken, o birileri bizlerle açıkça alay ediyor, hissediyorum. Milleti ciddiye almıyorlar, millete doğruyu söyleyemiyorlar, söylemek de istemiyorlar, ya da gerçekten görevleri gereği bilmeleri gereken hiç bir şeyi bilmiyorlar. Bu ikisinden biri. Reyhanlı, Suruç, Ankara gibi katliamların, yerel belediyelerin yardımıyla kazılan mayınlı yollarda verdiğimiz şehitlerin ardından iki acıklı durumdan biri geçerlidir: Ya bilgi ve güvenlik zaafiyeti vardır, ya da hainlik söz konusudur. Devlet olarak ya zaafın nereden, kimden kaynaklandığını bulmakla yükümlüsünüzdür, ya da hainin kim olduğunu.

Haberin Devamı

Paylaşılan mesajlardan suçluluk adaylığı için ortak payda seçilmiş kelimeleri yakalayarak insan avına çıkmak yerine, yine devletin izniyle afedilmiş, devletin himayesinde serpilmiş, ve bariz bir şekilde hâlâ daha korunmakta olan gerçek tehlikelerin peşine düşülmesi gerekmez mi?

Sulha davet, kardeşliğe çağrı için toplanan yüzlerce insanı kendisine kurban seçen sefil teröristlerin hücre arkadaşları elini kolunu sallaya sallaya dolaşmaya devam ederken, kurbanlar için çiçek koymak, katliamı yürüyüşle protesto etmek isteyenlere polisini saldırtması bir devletin nerede durduğuna dair çok önemli bir işarettir. Bunun yanlış anlaşılmaması için var olan zaaflar bir an önce giderilmeli. Zaafiyet beceriksizlikten ise, bu düzenin gereğini başarabilecek beceriklilere görev verilmeli, yok herkes hem zaafiyetten uzak, hem becerikli ama bir yerlerde hainler var ise o zaman da devlet bu hainleri ortaya çıkarmalı. Yoksa, öyle görünüyor ki; bundan sonra da ne yeni bir Nobel başarısı, ne de terarlanabilecek yeni bir katliam acısı bu milleti bir araya getiremeyecek.

Bu birleşmeyi devleti temsil edenler kabul edemedikleri zaaf yüzünden gerçekleştiremiyorlarsa bu görev yine bu milletin kendisinde demektir. Yine başarabiliriz, daha evvel başardık...

DİĞER YENİ YAZILAR