Ben büyürken bayramlar daha çok insan için bayramdı. İhtiyaçta olanlar, imkânları daha iyi olanlar tarafından muhakkak kollanırdı. Muhakkak mutfaklarına erzak sağlanır, çocuklarına ayakkabıları alınırdı. Onlar da etin, çikolatanın, şekerlemenin tadını alırlardı bayramlarda. Ama yardımı yapanlar ortada görünmez, çığırtkanlık yapıp kendilerini ilân etmezlerdi. Yardımlar bir günah kadar saklı tutulurdu. Aksini yapmak ayıptı. Sadece ayıp değil, günah kabul edilirdi.
Ben büyürken bayram günleri herkes için aynı sayıda günlerdi. Kimine üç buçuk, kimine on üç buçuk gün değildi. Toplumun orta sınıfı yok olmaya ve zenginle fakirin arasındaki uçurum açılmaya başladığından beri, fakirin karnının gittikçe daha çok guruldadığı bayram günleri, varlıklılar için başından geriye çekilip sonundan ileriye uzatılan âdeta festivâl tatilleri olmaya başladı. Fakir, çocuğuna boynu bükük ev tatili yaşatırken, zengin gittikçe daha masraflı tatil yapmaya başladı.
Ben büyürken ramazanlarda zengin zengini doyurmazdı. Bir keresinde, iki varlıklı komşumuz bir diğerine kurban butu göndermişti de mahalleli “Kurbanı tamamladılar hergelele.” diye uzun zaman dalga geçmişti.
Ben büyürken çocuklar komşuların evine bayram tebriğine gider, el öperlerdi. Evsahipleri de ya çikolata, ya da içinde para sarılı mendil hediye ederdi çocuklara. Erkek çocuklar için pötikare desenli veya sadece çevresi renkli biyeli, kız çocukları için de çiçek desenli veya bir köşesinde işlemesi olan mendiller vardı. Mendil çeşidi de, içine konan para miktarı da eli öpülen büyüğün maddi imkânına veya gönlünün zenginliğine bağlıydı. Ben büyürken, aileler korkmadan çocuklarını mahallesinde bayram ziyaretlerine yollayabilirdi. Çünkü bilirlerdi ki; kendilerinin göremediği noktada bir komşu çocuğunu gözlemektedir.
Ben büyürken, öyle sırf mevsim değişti, moda oldu diye kıyafet alışverişi yapılmazdı. Bayramlar beklenirdi, eksikleri tamamlamak, arzu edilenleri sahiplenmek için. Çocuklar onun için çok severdi bayramları. O çok beklenen bir çift yeni ayakkabı, elbise bayram öncesi alınırdı çünkü. Gıcır gıcır ayakkabılar başucuna konulup, bayram sabahı beraber uyanılırdı. Ben büyürken bayramlar bana çok eğlenceli gelirdi. Aynı komşuların bayramlaşmayı bir ziyarette bitirmeyip, ertesi gün de diğerinin evine gidilmesi ve aynı şeylerin konuşulmasını çok komik bulurdum.
Kahkaha dolu bayram sofraları
İstanbul’a dönüşümüzden sonra ise bayramların bir başka yüzünü tanıdım. Aile büyüklerimiz sırasıyla ziyaret ediliyordu. Biz Nişantaşı’nda oturuyorduk. Anneannem Ortaköy’de, halam Kadıköy Bahariye’de, büyük teyzem Çekmece’de... Hacı Bekir’den alınan şekerleme, çikolata kutuları elimizde Allah’ın bir günü oraya, ertesi günü diğerine... Bayramlar yolda geçiyordu. Köprü falan yok. Vapur, dolmuş, otobüs, onların ulaşamadığı yerde bazen taksi, bazen tabanvay, git de git. Akrabalarımızda oturduğumuz süreden ziyade yolda geçerdi vakit. En çok babacığım muzdaripti ziyaret külfetinden. Görevi gereği zamanının çoğu yollarda, yolculuklarda geçtiğinden bayramlarda şöyle bir yayılıp evinin tadını çıkarmak isterdi ama olamazdı, o da katlanırdı. İstanbul’a dönüşümüzden bir kaç sene sonra annem de şikâyet etmeye başladı. Gönlümüzün çektiği zaman akrabalarımıza gitmek keyifti de, ille de beklendiğimiz için o bayram trafiğinde, bayramın yazı, kışı demeden yollara dökülmek ağır geliyordu ama yapacak bir şey yoktu. Günün sonunda eve ne kadar yorgun dönülse de anneciğimle, babacığım, geleneksel bayram kutlamalarının yanı sıra kendi aile alışkanlıklarıyla bayrama ayrı bir renk katarlardı. Akşamları muhakkak masamızda yakın dostlarını ve biz çocukları buluşturdukları ve kadehlerini kaldırıp bayramlaştıkları, kahkaha dolu yemekler tertiplerlerdi. Ben bayramı o masaların keyfinden severdim, bir de yeni ayakkabılarımı eskitmeden giyebildiğim için.
Herkesin karnının doyduğu, yarına umutla baktığı bayramlara...

