Yine uçtu!

Haberin Devamı

Başbakan nasırına basıldığı zaman ağzından çıkanı duymuyor.

Kızılcahamam konuşmasının şu bölümü hafta sonu gürültüsünden kayboldu:

“Öyle yaklaşımlarla bize yaklaştılar ki, olan Türkiye’nin enerjisine oldu. İşte 14 Mart (yani AKP’ye kapatma davasının açıldığı gün) ve bugün... Kim kaybetti Türkiye..

Ama kaybettirenler tarihe bunun hesabını verecekler!

Çünkü ben partimin, tüm partililerimin laik karşıtı olduğunu kabul etmiyorum. Bunu söyleyenler bir iftiranın içindedirler!”

Anayasa Mahkemesi AKP’yi “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” haline geldiği gerekçesiyle mahkûm etti.

Partinin lideri mahkûmiyeti sindiremediğini belli edebilir ama yüksek mahkemeye ve Başsavcı’ya hakaret edemez.

Başbakan’ın öfkesi AKP hakkındaki kapatma davası ile ilgili olduğuna göre “kim iftira attı?” ve “kim hesap verecek?” sorularının cevabı ortadadır.

Belli ki hedef davayı açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ile hükmü veren Anayasa Mahkemesi’dir. Haklı bir isyan mı bu?

Tabii ki değil, çünkü Başsavcı kamu düzenini koruma görevini yaparken ihlâlleri saptamış, suçlamaları da 1’e karşı 10 üyenin oyları ile sabit görülmüştür.

Yani Başbakan’dan gelen saldırının hukuki ve ahlâkî bir temeli bulunmadığı gibi mantığa ve vicdana hitap eden bir sebebi de yoktur.

Hükmen sabit bir suç mevcutken mahkemeyi ve Başsavcı’yı “hesabını verecekler” diye tehdit etmek, hukuk devletine meydan okumaktır.

Başbakan, laikliğe karşı odak olmaktan mahkûm ettirdiği partisini şimdi bir de “hukuk devletine karşı eylemlerin odağı” haline mi getirmeye çalışıyor?

Kimse hukukun üstünde olamaz.
Dokunulmazlık zırhından aldığı cesaretle yaptığı kışkırtıcı çıkış Başbakan’a onur getirmez. Olsa olsa kendi faturasını kabartır.

Eskiden böyle sorumsuz çıkışlar üniversiteleri, özellikle de hukuk fakültelerini ayağa kaldırırdı.

Onlar tarih oldu ama baskı ile sindirilmiş kurumların varlığı iktidarı sevindirmesin.

Sağduyunun denetiminden yoksun iktidarlar, kendileri için de tehlikedir!

Bozar bu fiyatlar
Milletin ekonomik kriz nedeniyle gündüz bile kâbus gördüğü bir dönemdeyiz..

Buna rağmen parlamenterlerimiz niçin ikide bir “hamdolsun” diyor?

Çoğumuz Allah’a şükretmenin sevabına özenmekte hiçbir yanlışlık bulunmadığını söyleyerek cevaplayabiliriz bu soruyu.

Ama ona “şaka gibi” bir sebebi daha eklemek gerekiyor.

Esnaf lokantasına giden dar gelirli bir vatandaşın 14,5 lira ödediği bir menüyü siz milletvekili olarak meclis lokantasında 5,5 liraya mideye indirirseniz, siz de gereğinden fazla “hamdolsun” dersiniz.

Milletvekillerimiz bir kap çorbaya, bir tabak pilava 50 kuruş ödüyorlar. Kuru fasulye dahil bütün etli sebze yemeklerinin tabağı 1 lira.

Izgara levrek balığı bile -sıkı durun- 4 lira!

Milletvekili maaşları 5 yılda yüzde 56 arttı ama meclis lokantasında fiyat listesi neredeyse hiç değişmedi.

Krizde lokantalar sinek avlıyor. Millet yiyemiyor, vekilleri yesin gözümüz yok. Ama bu imtiyaz onları halkın zorluklarına yabancılaştırmasın.

Hükümetin memur ve emekli aylıklarına önerdiği yetersiz artışları itirazsız kabul etmeleri milletvekillerine bu ucuzluğun yaramadığını gösteriyor.

Meclis lokantasının fiyat listesi gerçekçi bir hale getirilmelidir.

“Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diyecek hale düşmüş siyasetçiler istemiyoruz.

Zaten bir bu eksik!

DİĞER YENİ YAZILAR