Sahte haham Tuncay Güney’le ilgili en doğru tanımlamayı Profesör Yalçın Küçük yaptı.
Hoca, Güney’i “Toplumun aklını karıştırmak için getirilmiş, hepimizin aklına tecavüz eden bir adam” diyerek tarif etti.
Acaba kamuoyu üstünden hakimlere savcılara “Bu haham bozuntusunun aklına uyarak adalete yürünmez” mesajını mı vermek istedi?
Bilmiyoruz; zaten konumuz da bu değil...
Devlet televizyonu hatırlayacağınız gibi Türkiye’yi karıştırmak için tutulduğu ve doldurulduğu artık çocuklar tarafından bile tahmin edilebilen Tuncay Güney’e dört saatini verdi.
TRT parasını vergilerimizden ödediği uydu kanalları kiralayarak, yayıncılık tarihinin bir ilkine imza attı. Kimseye tanımadığı cevap hakkını “firari bir şüpheli”ye tanıdı.
Daha doğrusu cevap hakkı kullandırma bahanesiyle onun ana muhalefet liderini “MİT ajanı” diye damgalamasına, daha onlarca kişiyi lekelemesine ve bir o kadarına da tehdit yöneltmesine çanak tuttu.
TRT-2’de işlenen bu yayıncılık cinayetinin hesabı çağdaş bir toplumda iki-üç günde sorulur, yayın sorumluları ile siyasi sorumlular kendilerini utanç ve pişmanlık içinde kapı önünde bulurlardı.
Bizde ise kamu adına bu rezaletin hesabını sormak isteyen savcılar, Başbakan’dan “olur” bekliyorlar.
Çünkü başka türlü yargılayamıyorlar.
Tayyip Erdoğan, altı yıl önce “dokunulmazlıkları kaldıracağım” diyerek iktidara geldi. Sonra manevra yaptı ve “Yalnız milletvekilleri olmaz; herkesinki kaldırılsın” demeye başladı.
TRT Genel Müdürü’nün yargılanmasına izin verirse ne alâ ama vermezse suçüstü yakalanacaktır.
Bir Başbakan suç işleyen bürokratı niçin yargıdan kaçırır? Elbette onu değil asıl kendini korumak için.
Yanılmış olmayı çok isteriz ama Başbakan, TRT Genel Müdürü’nün yargılanması için savcının talep ettiği izni vermeyecektir.
O izni vermeye kendini mecbur sayacak bir yönetim anlayışına sahip bulunsaydı, daha önce Zahit Akman’ı gönderirdi.
Alman mahkemesinin Deniz Feneri dolandırıcılığında “asıl oğlanlardan” diye işaret ettiği Zahit Akman’ı hâlâ RTÜK’ün başında kim oturtuyor?
Ergenekon bağımlısı
Siyasetçiler hukuk içinde kalmaya mecbur olsaydı toplumu kutuplaştıran sebeplerin çoğu ortadan kalkardı.
Dün bu sütunda Başbakan’ın Ergenekon davası sürecindeki seyir defterini açıklarken ulaştığı son noktanın iyi bir yer olduğunu belirlemiştik.
Çünkü Çankaya’daki zirveden çıkan “hukuka, usule uyun” çağrısını destekleyen sözler söylemişti o da...
“Yargı süreci bitmeden kimseyi suçlu ilân etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur” demişti.
Bunu okuyunca insan Başbakan’ın mahkeme kararı olmadan kimsenin suçlu ilân edilemeyeceğine dair ilkeyi bir daha çiğnemeyeceğini, bu sayede Ergenekon’dan üreyen kutuplaşmanın biteceğini ümit edersiniz değil mi?
Başbakan dün Rize’de yine “çeteleşmelerin ve mafyanın üstüne gittiklerini” söyleyip sivil toplum örgütlerini iktidarla dayanışmaya çağırdı.
Sivil örgütlerin yargıya baskı yapmasını mı istiyor? Çeteleşenler kim? Eski YÖK Başkanı mı, eski Genelkurmay Başkanları mı?
Hani mahkeme bitmeden damgalamak yoktu?
İktidar Ergenekon’a bağımlı hale gelmiştir.
Çünkü Ergenekon defteri kapanırsa yolsuzluk, işsizlik, krizdeki beceriksizlik ve dış politikada devrilen çamlar konuşulacaktır.
İşleri bozulan iktidarlar kavgasız yapamaz!
Tecavüz!..
Haberin Devamı

