Washington Post Gazetesi'nde, Amerika'ya süper güç sorumluluğunu hatırlatan çağrılar peş peşe çıkıyor.
Yazısı gazetede "Liderliğe çağrı" başlığı ile yayınlanan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül "Orta Doğu'daki trajediyi tek başına durdurmaya kâdir yegâne süper güç, insanların acı çekmesine neden göz yumuyor?" diye sordu.
Trajediyi sona erdirme konusundaki yetersizliğin Amerika'ya ve Amerika'nın "özgürlük ve adalete dair gururlu liderlik mirasına zarar" verdiğini yazan Gül, gidişin medeniyetler arası diyalog için iyiye alâmet olmadığını savundu.
Benzer bir öngörüyü Başbakan Erdoğan Malezya'daki İKÖ zirvesinde tekrarlamış, bu adaletsiz savaşın, insanlığı bekleyen korkunç küresel yangının habercisi olduğunu söylemişti.
Birkaç gün önce de İngiltere Başbakanı Blair, ABD ile yaptıkları yüzünden Müslüman dünyasını kendilerinden uzaklaştırdıklarını belirtmiş, adil olduklarını göstermedikçe bu savaşı kazanamayacaklarını ifade etmişti.
Herkes biliyor ki medeniyetleri bu gidişle boğaz boğaza getirecek olan küresel depremin merkez üssü Kudüs'tür.
ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft, Washington Post'ta çıkan yazısında Kudüs'ün İsrail ve Filistin devletlerinin ortak başkenti olarak tanınmasını sağlayacak iradeyi sadece Amerika'nın koyabileceğini, barışa giden yolu da sadece onun örgütleyebileceğini savundu.
Bu doğru ama Amerika'nın her konuda İsrail'e siper olan tavrını sürdürmemesi koşulu ile…
Scowcroft, yaşanan felâketin bir fırsata dönüştürülebileceğini, İsrail-Filistin arasında yakalanacak barış fırsatının tüm bölgeyi kurtarabileceğini söylüyor.
Doğrudur, çünkü o zaman terörü Arap gençlerinin gözünde yücelten şartlar sona erecektir. İsrail bahanesi kalkacağı ve İran'ın istikrarsızlık üreten etkileri hafifleyeceği için Irak'ta iç barışın bile yolu açılacaktır.
Amerika, süper güç unvanını hak edememekten dolayı insanlığa büyük zararlar verdiğini bakalım ne zaman görecek?
İktidarın terbiye modeli
İktidarın tasarruf öncelikleri hiç insanî değil.
Kadınları kemik erimesine karşı koruyan ilâçların tasarruf kapsamına alınması eleştiriliyordu ki Maliye Bakanlığı'nın ay başında yürürlüğe koyduğu "Ayakta Tedavi Tasarruf Tebliği" üniversite hastanelerine bomba gibi düştü.
Rektörler zaten devletten alacaklarını alamadıklarını, bu tebliğin öngördüğü komik tarifelerle hasta tedavi edilemeyeceği gibi hastaneleri iflâstan korumanın mümkün olamayacağını söylüyor.
AKP iktidarı nedense verdiği kararları, o kararlardan etkilenecek kurumlarla önceden tartışmıyor. Özellikle çatıştığı YÖK gibi kurumların üzerine hükümeti protesto eden kitlelere reva gördüğü yöntemlerle gidiyor.
Üniversite hastanelerine dayatılan tedbirin, üzerlerine basınçlı su ve biber gazı sıkmaktan farkı ne?

