Dış politika farklı bir üslup ve uzmanlık ister. Yanlış bir adımın vebali ağır olur.
Başbakan Erdoğan dünya ve hiç değilse bölge siyasetinde önemsenen bir oyuncu olmak istiyor. Kavgalı Müslüman coğrafyasında uzlaştırıcı bir ağabey kimliğini hak etmek, eğer başarırsa onu çok mutlu edecek bir hayaldir.
Tabii ki barış yapıcı bir rol ile elde edilecek başarıdan Türkiye’nin de çıkarı büyük olacaktır.
Ama bir de yaptırım içeren ve meydan okuma tonu taşıyan “nara”lar vardır ki, işte bunlara başvururken çok dikkatli olmak gerektiğini hatırlatmak istiyoruz.
Unutlamayım: Türkiye’nin Irak savaşı başlarken ilân ettiği kırmızı çizgileri vardı. Tezkerenin mecliste yeterli oyu alamaması nedeniyle Türkiye seyirci tribününe çıkınca işimiz bitti.
Kırmızı çizgilerimiz, üstünde aktif oyuncuların tepindikleri paspas oldu.
Önceki gün Başbakan Erdoğan, Kerkük’te bir oldubitti ile referandum yapılmasına seyirci kalmayacaklarını söyledi.
Evet, kamuoyu bir silâhtır. Amerikalılar ve Irak’ı yönetenler “Seçim yılında Türkiye Başbakanı tükürdüğünü yalayamaz. Uyarısını ciddiye almalıyız” diyebilirler.
Ama ya bu hesap tutmazsa?
Efelenmeye ve tehdide dayalı, Kasımpaşa modeli dış siyaset üslubunun, seçim yılında, milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemde dayanılmaz hafifliği olabilir.
Fakat öte yanda çıkaracağı faturanın dayanılmaz ağırlığı olacağı da unutulmamalıdır.
Başbakan, dış politikayı sokağa ve ayağa düşürmenin kötü tecrübelerini millete ve kendine yaşatmak istemiyorsa, diplomasiyi diplomat edası ile yürütmelidir.
Kötü politikacılar, düşecekleri çukurları kendileri kazarlar!
İnsan taşımasın!
Batı Avrupa ve Amerika Bağdat’ta 29 Türkü öldüren Rus Antonov-26 tipi uçakları havaalanlarına indirmiyor.
Moldovalı pilotların kullandığı bu uçak yük taşıma amaçlıdır ama Türkiye’ye indiği ile kalmamış, Adana’dan 30 koltuğu da dolu bir yolcu uçağı olarak kalkmasına izin verilmiştir.
Asıl faciayı Bağdat’taki düşüşte değil, Adana’daki kalkışta aramak gerekiyor!
Bu uçaklar 1970’lerin ürünüdür. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Aeroflot’un elindeki 2800 uçaklık filo çeşitli ülkelere dağılmış, fakat asıl büyük sorun, bu uçakları üreten fabrikanın kapanmasıyla doğmuştur.
Uçaklar “Allaha emanet” uçmuştur, parça, bakım ve yenilenme hizmetleri git gide kötüleşmiştir.
Rusya ve eski Sovyet ülkeleriyle gelişen ticari ilişkilerinden dolayı Türkiye’nin ömrünü tamamlayarak sık sık düşen ve bundan sonra düşme sıklığı artacak olan eski Rus uçaklarına havaalanlarını kapatma lüksü yoktur.
Bunu anlamak mümkündür.
İstedikleri kadar mal getirsinler, yükleyip dışarı götürsünler.
Ama Türkiye bu uçan tabutların insan taşımasına izin vermemelidir.
Son olayda daha fenası yapılmıştır.
Türk vatandaşlarının bu Allahlık Rus uçağı ile savaş içindeki bir ülkeye gitmesine izin verilmiştir.
Benzer bir facia asla tekrarlanmamalıdır!

