Salı düzenini değiştirmek...

Haberin Devamı

Bazı beceriler takdir edilmeyi hak etmezler. Bunlardan biri, gerçekleri tersine çevirmektir.

Başbakan’ın güçlü bir ikna yeteneği var. Bu yetenek medyadaki baş edilmez hâkimiyetle birleştiği zaman karşı konulmaz oluyor.

Dünkü grup konuşmasında Başbakan Erdoğan CHP’yi hedef alarak “Hangi dilden anlıyorsanız o dilden konuşacağız” diye bağırdı.

Bu sözü duyanlar, Başbakan’ın asabiyetine de bakarak CHP’nin “şiddete ve zorbalığa dayanan bir muhalefet” yürüttüğünü düşünmüş olmalılardır.

Başbakan da “hodri meydan” çektiğine göre, Allah memleketi korusun!

Mesele eğitimle ilgili yasa teklifi bağlamında TBMM Milli Eğitim Komisyonu’nun sahne olduğu kaba kuvvet gösterileridir.

İstenmeyen bir kararın önlenmesi veya en azından geciktirilmesi amacıyla uzun konuşmalar yapmak parlamenter gelenekte vardır.

Yanlış olan bu tedbire başvurmak değil, kalabalığın fiziki gücünü muhalefeti susturmak amacıyla kullanmaktır.

Bu ayıp pazar günü yaşanmıştır ama komisyon salonunu AKP milletvekilleri daha erken işgal ettikleri için içeri girmek isteyen CHP’liler mağdur olmuş, yasa teklifi de müzakere edilmeden 25 dakikada geçirilmiştir. Buna rağmen “CHP saldırdı, AKP mağdur oldu” propagandası yapılıyor.

Dikkat edilecek olursa yasanın pek çok sakıncalar taşıyan içeriği bir türlü konuşulamıyor.

Meclis’te direnmek yasayı durdurmayacağına göre CHP fırsatları, kendisine hak veren bir kamuoyu yaratmak için değerlendirmeye bakmalıdır.

Mesela salı günleri yapılan Meclis Grubu toplantılarını Başbakan’ın konuştuğu saatin önüne almak CHP için denenmeye değer bir şans yaratabilir.

Kılıçdaroğlu kürsüye daha geç çıkarak belki Başbakan’ı sıcağı sıcağına cevaplama imkânı buluyor bugün ama kendi gündemini oluşturamıyor, rakibin dayattığı gündeme esir oluyor.

Hesap soran rolünde oynaması gerekirken her hafta hesaba çekilen durumuna düşüyor.

Eğitim gibi ülkenin hayatî meseleleri de gürültüye gidiyor.

Salı düzenini değiştirmek yararlı bir deneme olabilir!!

Özel yetkililere...

Adaletin perişanlığı ancak bu kadar açık anlatılır.

Ceza hukuku profesörü Bahri Öztürk, AİHM’nin uygulamalarından yola çıkarak özel yetkili hâkim ve savcılara şunu söylemiş:

“Tutuklama en son çare. Kollukla beraber delilden sanığa gideceksin. Şüpheliye delilleri topladıktan ve iddianame hazırladıktan sonra ‘gel’ diyeceksin. Bizde ne oluyor? Daha bir şey yokken yakalama, 5 ay sonra iddianame...”

İşte bu yargı düzeninin mağdurlarından gazeteci Nedim Şener ile Ahmet Şık 375 gün süren esaretten sonra özgürlüklerine kavuştular.

“Yargılanmaya devam edecekler..”

Evet bu doğru ama zaten baştan beri daha fazlası istenmiyordu ki.

Özel yetki kullanan hâkim ve savcılar, Nedim ile Ahmet’e neden kıyıldığını, niçin hayatlarından bir yılın çalındığını kendi kendilerine sormalıdırlar.

Prof. Dr. Bahri Öztürk’ün gözüyle bakarak Nedim ile Ahmet kadar özgürlüğü hak eden, bir göz dağı yaratma döneminin mağduru olma şanssızlığına uğrayan pek çok insanın parmaklıklar arkasında adaleti beklediklerini hatırlamalıdırlar.

Tutuklu gazetecilerin sebep olduğu travma Türkiye demokrasisini sakatlamıştır.

Hepsi bırakılsa bile izleri, etkileri yıllarca sürecek.

DİĞER YENİ YAZILAR