Kanla, ölümle terbiye girişimleri hep değişmez yenilgilerin hikâyesi olmuştur.
Bu gerçek özellikle varlığını kan dökmeye ve can almaya programlamış terör örgütleri için geçerlidir.
Yaşadığımız kasvetli dönemin günahlarında iktidarların hiç kusuru yok mu?
Elbette var. En azından şunu biliyoruz:
Kürt sorununa çözüm adına AKP döneminde atılan adımlar 7-8 yıl önce bir defada gerçekleşmiş olsaydı, tehditkârlığı bu kadar azmış bir PKK bulunmayacaktı.
Kürt kimliğine tanınan haklar sadece iştah açmıştır. Ve parça parça verildiği için tatmin edici olamamıştır.
Peki ders mi aldık?
Hayır.. Stratejiyi “terörle mücadele, siyasetle müzakere” ekseninde sabitlemeye karar verdiğimiz günden bu yana çok zaman geçmedi. Ama süreç ters yüz hâle getirildi.
Oslo şoku nedeniyle terörle müzakereye tövbe etmiş görünen iktidar, şu ara siyasetle müzakere köprülerini de atarak demokratik temas kabiliyetini elden kaçırmış hâldedir.
Meclis’teki BDP temsilcileri üstüne titremesi gerekirken Başbakan onlara “Kandil’e gitsinler” diye cehennemin yolunu gösteriyor.
Dağ yolunda PKK eşkıyası ile kucaklaşan BDP milletvekilleri hakkında yargıdan cezai yaptırım “sipariş” ediyor!
Bundan on sekiz yıl önce Kürt siyasetçilere yaşatılan tecrübenin pişmanlığı hâlâ tüterken çok daha pahalıya patlayacağı belli olan ikinci bir dokunulmazlık macerasına atılmak, akıl ve sorumlulukla açıklanabilir mi?
Terör belâsının panzehiri siyasettir.
Türkiye’ye iyi bir şey yapmak isteyen herkes siyasetin alanını genişletmek için çalışmalıdır.
Bilmiyorum farkında mısınız; son zamanlarda neredeyse her sabah karamsarlığa ve kötü haberlere uyanıyoruz.
Barış ve yaşamdan sapanlara gizli bir güç sanki “hak ettiğiniz bu” diyerek ceza veriyor!
Seçim sigorta...
Üç parti anlaştıklarına göre yerel seçim 2013’ün sonbaharında yapılacak.
Onu izleyen yıl Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecek.
2015’te de genel seçimler...
Hiçbir halk savaş istemez. Bunu bildiği için Başkan Obama Amerika’yı savaş perhizine soktu. Seçim, barışın sigortası gibi.
Bu hesaba göre Türkiye’nin de önünde üç yıllık bir sigortalı barış dönemi bulunuyor.
Ancak bu şansı kullanmak Suriye’de yaşanan iç savaş karşısındaki siyaseti değiştirmemize sıkı sıkıya bağlı görünüyor.
Gün geçmiyor ki Şam’dan ve Tahran’dan bir tehdit ve hakaret mesajı gelmesin.
Dün İran’da dini lider Hamaney’e bağlı “Kudüs Gücü” bünyesindeki askerlerin Türkiye’deki ABD ve İsrail’e ait binalara saldırmak üzere harekete geçtikleri iddia edildi.
Bu tehdidin, Türkiye’yi Suriyeli muhalifleri desteklemekten vazgeçirmeye yönelik tedbirin bir parçası olduğu öne sürülüyor.
Başbakan’ın, despot Şam yönetimine dönük tavrını dini değerlerle kutsayarak yüceltmeye çalışması bir şey değiştirmiyor.
Türkiye’de kan akmaması, insanların korku içinde yaşamaması her kaygının önünde tutulmalıdır.
Bu da daha radikal bir siyaset değişikliği gerektiriyor.
Amerika seçime gidiyor, Avrupa krizde para harcamıyor. Biz nöbetçi çavuşu muyuz?
Ne istersek o!
Haberin Devamı

