Kuş gribinin Türkiye'ye sıçraması, deprem gibi, sel gibi bir doğa olayı. Ve elbette büyük bir talihsizlik.
Bundan dolayı kendimizi kusurlu göremeyiz. Çünkü Asya'da ortaya çıkan hastalığın göçmen kuşların yollan üzerindeki ülkeleri birbirine ekleye ekleye yayılması beklenen bir tehlikeydi ve Dünya Sağlık Örgütü teyakkuz durumuna geçerek ilâç stoklarını artırmaları için tüm ülkeleri uyarmıştı.
Dün bir arkadaş "AB ile müzakerelere başlamakla bağlantılı olumlu gelişmelerin biraz daha tadını çıkarmak kısmet değilmiş" diye yakınıyordu.
Ben öyle düşünmüyorum. Benzer bir talihsizlik karşısında herhangi bir AB ülkesi ne yaparsa Türkiye de aynı reaksiyonu göstermiştir.
Balıkesir'in Manyas ilçesindeki bir çiftlikte 2 bin hindinin telef olduğu haberi alınır alınmaz derhal 3 kilometre yançaplı bir bölge karantina altına alınmış, risk taşıyan binlerce kümes hayvanı itlaf edilmiş, bu işler hepimizin medyadan izlediği gibi özel giysili görevliler eliyle yürütülmüştür.
Olay karşında gösterilen süratli tepki bile Tarım Bakanlığı örgütünün ve mülki idare amirlerinin teyakkuz durumunda beklemede olduklarını kanıtlayan mutlu edici bir farklılıktır.
Manyas'taki hindileri telef eden sebebin "kuş gribi" olduğunun hiç gecikmeden ve yalana, dolana sapmadan açıklanması bile bizim için çok yeni bir şeydir.
AB sürecinin yönetim kültürümüze getirdiği bu çağdaş değişim, kuş gribi şanssızlığına rağmen kutlanmayı hak ediyor. Kriz ortamında gerçek bir sınav yaşandı.
Çernobil'deki nükleer santral kazasını hatırlayın ve zihniyet farkını kıyaslayın.
Bu değişim yaşanmış olmasaydı Çernobil felâketinin ardından radyasyonlu çayları halka içirmek için televizyonda çay içen bakanın yerinde şimdi gripli kuşu kızartıp yiyen bir bakan görebilirdik.
Doğa olaylarını felâket haline getirmeden göğüsleme yeteneği artmıştır Türkiye'nin.
Başbakan'ın koçu mu?
Başrolünü Kültür ve Turizm Bakanı Koç'un oynadığı "Sakal-ı Şerif" serüveni polisiye bir bilmeceye döndü.
Polisten yardım istesek bile hangi uzmanlık alanına başvuracağız?
Hırsızlık Masası bakmaz, çalınmadı çünkü.. Dolandırıcılık Masası deseniz şikâyetçi bulunmuyor. Emanet de şükür güvenlik altında.
Galiba bu işe "Siyasi Ahlâk Polisi" el koymalı ama öyle bir teşkilât da maalesef mevcut değil. Hiçbir demokraside benzeri olmayan dokunulmazlığın ayıbını bana mısın demeden taşıyabilen bu parlamenterler varken öyle bir teşkilât olsa ne yazar!
Bakan Koç, ayağına getirttiği Sakal-ı Şerifle ilgili dört beş hikâye anlattı. Hangisine inanacağız?
Eski bir polis olan DYP lideri Ağar'a göre olan şudur; "Kutsal emaneti bir yere götürmeye veya göndermeye çalışıyorlardı, medyaya yakalanınca vazgeçtiler, suçu da Koç üstlendi."
Yakında anlarız.
Normalde Koç'un çoktan istifası etmesi, etmiyorsa azledilmesi gerekir. Bu olmuyorsa Mehmet Ağar'ın tahmini güç kazanacaktır.
Bir Başbakan, halkın değerleriyle çelişen bir bakana, ancak önemli bir sırrını veya ayıbını taşıtıyorsa bu kadar katlanabilir, Koç'un pişkinliği de bu şüpheyi tahrik ediyor doğrusu..
Krizde sınama
Kuş gribinin Türkiye'ye sıçraması, deprem gibi, sel gibi bir doğa olayı. Ve elbette büyük bir talihsizlik
Haberin Devamı

