Korku tüneli

Dünya Bankası, Türkiye'nin geleceği ile ilgili bir tehlikenin kırmızı alarmını verdi

Haberin Devamı

Dünya Bankası, Türkiye'nin geleceği ile ilgili bir tehlikenin kırmızı alarmını verdi.

Ankara'da yapılan ekonomik büyüme konulu bir konferansa sunulan rapor, krizin sosyal maliyeti hakkında ürkütücü bir tespiti önümüze koyuyor:

İşsizlik iki kat, yoksul oranı üç kat artış göstermiş. Rapor, yoksulların gelir kaybını besin tüketimini azaltarak ve çocuklarını okuldan alarak dengelemeye çalıştıklarını söylüyor.

Devlet borca batmış, özel sektör yaralarını kapatmaya çalışıyor. Türkiye'nin genç işsizler ordusuna istihdam yaratma gücü yok. Umut kayboldukça yerini çaresizlik ve öfke doldurur. Böyle bir toplum temel hak ve özgürlükleri taşıyamadığı gibi güvenlik içinde de yaşayamaz.

Tek çıkış yolu, umudu ve heyecanı yeniden canlandırmaktır. Bunun anahtarı da AB sürecini hızlandırarak Türkiye'yi yabancı yatırımcılar için güvenilir durumuna getirmektir.

140 bin seçmenli KKTC'deki seçimin anlamı işte bu yüzden çok büyük.

Türkiye ve KKTC mayıs ayına kadar Annan Planı üzerinde bir uzlaşmayı mümkünse sağlamak, değilse çözümsüzlüğün suçlusu görüntüsünden çıkmak zorundadır.

Bunun için KKTC'de hükümet sorumluluğu, seçmen iradesindeki değişimin yönünde el değiştirmeli, Türk tarafının uzlaşma niyetine inandırıcılık kazandırmak için Denktaş'ın yerine başka bir görüşmeci belirlenmelidir.

AB'ye ve uzlaşmaya inanmayanlarla yola devam etmek, bundan sonra gafleti aşan bir sorumluluk doğuracaktır.

Kimse "Kıbrıs Türk halkını ateşe atalım" demiyor. Ama ortada Kıbrıs'la ilgili korkuları abartarak Türkiye'nin AB sürecini tıkama niyetleri mevcuttur.

Kıbrıs'taki ve Ankara'daki politikacılardan arük bu entrikayı bozacak basireti ve cesareti göstermelerini bekliyoruz.

Cesaret, korkunun yokluğu değil, daha büyük bir korkunun varlığını algılayarak eyleme geçme iradesidir.

Bunun vakti çoktan geldi, geçmesin!


Bize ne uygun?
Ankara'da Valilik izniyle yapılan 1 Mayıs etkinliklerine 2 lise öğrencisi katılmıştı.

Birkaç gün sonra okula gelen ve polis kimliği gösteren kişiler çocukları dersten alarak boş bir sınıfta sorguladılar. Çocukları "F Tipi cezaevine göndermek"le tehdit eden bu kişilerin polis değil MİT mensubu oldukları belirlendi.

Savcılık, görevi suiistimal ve kötü muamele gerekçesiyle soruşturma açmak için Başbakanlık'tan izin istedi.

Fakat Başbakanlık "uygun görülmemiştir" diyerek izin vermedi ve dosya düştü.

Bu bir İnsan Hakları Komedisi'dir.

Ve "Güleriz ağlanacak halimize" demekten daha fazla şeyler yapmamızı gerektiriyor.

Başkalarına yönelmiş haksızlıklara "bana ne" diyen toplumları bekleyen tehlikelerin nerelere varabileceğini düşündüğüm zaman hep Nazilere karşı eylemleriyle tanınan Alman ilâhiyatçı Martin Niemöller'in şu sözleri hatırıma gelir:

"Önce sosyalistler için geldiler, ben sosyalist olmadığım için sesimi çıkarmadım. Sonra sendikacılar için geldiler, sendikacı olmadığı için sesimi çıkarmadım. Sonra Yahudiler için geldiler, Yahudi olmadığım için sesimi çıkarmadım..

Sonra bana geldiklerinde, benim için sesini yükseltecek kimse kalmamıştı!"

DİĞER YENİ YAZILAR