İrade ne oldu?

Haberin Devamı

Uzlaşmaları bir gün bile geçmeden çöpe havale ederseniz yalnız krizi çözen son köprüyü imha etmezsiniz...

Gelecekteki ihtilâfların talep edeceği köprüleri de önceden “berhava” edersiniz!

Dün Başbakan’ı izleyenler, bir gün önce CHP milletvekillerini yemin etmeye razı eden uzlaşmanın işe yaramayacağından emin oldular.

Oysa CHP’liler, Haberal ile Balbay’ı bu “irade beyanı”nın kurtaracağına inanarak yemin direnişine son vermişlerdi.

Ortak metindeki “tüm milletvekillerinin TBMM’de olmaları gerektiği” ilkesi ile “Anayasa dâhil tüm mevzuatın özgürlükleri genişletici bir anlayışla yorumlanması” önermesinin işi bitireceğine inanmışlardı.

Ama Başbakan’ın konuşması, ortak açıklamayı böyle anlamadığını belli eden işaretler yansıttı.

“Önce ‘iki arkadaşımız yemin etmeden yemin etmeyiz’ dediler, sonra geldiler ve genel kurulda yemin ettiler” dedi.

Alay etti, hakaret etti...

Hoş, gerçekçi olanlar, mutabakatın Silivri’deki CHP milletvekillerine özgürlük yolunu Başbakan istemediği sürece açmayacağını zaten biliyorlar.

Diğer taraftan mevzuatın özgürlükleri genişletici anlayışla yorumlanması gerektiğini AİHM de yıllardır söylüyor. Ama dinleyen kim?

12 Eylül referandumu ile gelen yeni düzen yargıyı iktidar vesayetine daha çok sokmuştur.

Özellikle de “özel yetkili” yeni DGM’ler karar verirken Anayasa’ya, yasalara ve AİHM içtihatlarına değil Başbakan’ın gözünün içine bakacaklardır!

Başbakan’ın CHP’lilerin yemin etmesinden memnun olmamış hâli iyiye işaret değildir.

Meclisi yasama ve denetim zemini olmaktan çıkarıp münazara sahnesi yapmak bu oyuna gelen bir muhalefet varsa iktidarın çok hoşuna gider. Ama unutmamalı ki önümüzde olağandışı bir görev duruyor.

Anayasa işbirliği gerektiriyor.

Muhalefetle ilişkilerinde özensiz davranmak AKP’nin yeni bir anayasayı isteyip istemediği konusunda haklı şüpheler doğurur.

Uzlaşma yaptığını zanneden muhatabının arkasından teneke çalan bir iktidara kimse güvenmez; onun ipiyle kuyuya inmez!

Çözdükçe dolaşıyor

Şike, sportmenlik ruhuna kasteden en ahlâksız, en alçakça tecavüzdür.

Türkiye, yıllardır bu illetle hesaplaşmanın cesaretini gösteremediği için hastalık ölümcül bir çizgiye dayanmıştır.

Suçlamalar bir girdap oluşturuyor ve her geçen gün yuttuğu insanlar, kurumlar, kulüpler çoğalıyor. Böylesi olayların yarattığı ciddi tehlike, kurunun yanında yaşın da yanmasıdır.

Türk halkı temiz müsabakalar, dürüst maçlar seyretmeyi hak ediyor.

Ama aceleye getirilmiş ceza kararlarının yaratacağı haksızlıkların seyircisi ve tahrikçisi de olmak istemiyor.

Dün Galatasaray’dan “Bu ateş üfleyerek sönmez; çözüm zamana yayılamaz” diyen bir açıklama yayınlandı. Kulüp Başkanı Aysal cesaret göstererek süratli karar vermesi için Federasyon’a çağrı yaptı.

Halbuki Kulüpler Birliği bir gün önce “Yargısız infazı kabul etmeyiz” diye çok farklı bir açıklama yapmıştı.

Geciken adalet adalet değildir ama aceleye getirilen adalet daha büyük felâkettir.

Federasyonun karar oluşturmak için savcılık iddianamesini beklemesi doğru bir tercih midir?

İddianameyi doğru sayan yaklaşım da yargısız infaz değil midir?

Kesinleşmiş bir yargı kararı için en az 5 yıl beklemek gerektiğine göre bu, futbolu kurban etmek olmayacak mı?

Bu soruları dün bir hukukçuya sordum. “Ne diyeceğimi bilemiyorum” dedi.

Aslında konuşanlar da acaba bilerek mi konuşuyor?

DİĞER YENİ YAZILAR