Cumhurbaşkanı devleti temsil eder. Diyeceği “devletin sözü” olacağından danışır, emin olur, öyle der.
Eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un Yüce Divan’da yargılanması gerektiği konusundaki sözlerine böyle bakmak gerekirdi.
Ama içinden çıktığı iktidar partisinde bile onu çürütmeye çalışan kişiler var.
Özel yetkili mahkemelerden yararlanmak bir sebep olabilir ama bu uğurda hukuku kırıp dökmek, 89 yıllık devlet geleneğine yakışmıyor.
Bu satırları yazdığım sırada Emekli Orgeneral İlker Başbuğ’u tutuklayan hâkime “Kararı gözden geçirmesi” için yapılan başvuruya ret cevabı verildiği haberi geldi.
Terör örgütü kurmak ve hükümet darbesine teşebbüs suçlamasıyla Silivri Cezaevi’ne kapatılan Başbuğ’la ilgili kararının yerinde olduğunu düşünen hâkim, itirazı 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi.
Cumhurbaşkanı yanında Barolar Birliği ve büyük barolar, yargılama adresi olarak Yüce Divan’ı gösterdikleri halde, özel yetkili mahkemelerden vazgeçemeyen çevrelerin niyetleri şüphe davet etmiyor mu?
Bunu bilemeyiz ama VATAN’ın Yargıtay Onursal Başkanı ve Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk’la yaptığı röportaj hukukun gerçeğini görmeye samimi istek gösterenler için değerli bir katkıdır.
Selçuk “Konu son derece açıktır” diyor.
Anlamayanlara bir daha anlatıyor:
Anayasa’nın 145’inci maddesi, anayasal düzene karşı suçlara adliye mahkemelerinin bakacağını belirtmiştir.
148’inci madde ise genelkurmay başkanı ile kuvvet komutanlarının “görevleriyle ilgili suçlarından dolayı” Yüce Divan’da yargılanacağını hükme bağlamıştır.
Sami Selçuk bu iki maddenin birlikte gözetilmesi gerektiğini, genel hüküm olan 145’in geri çekilip özel hüküm olan 148’in uygulanacağını söylüyor.
Son söz olarak yargılanacak kişinin Genelkurmay Başkanı olduğunu belirtiyor ve...
“Kesin olan husus, eylemin görevden doğduğudur. Öyleyse yargılama yetkisi Yüce Divan’ındır. Bu kesin!”
Tabii kesin olan bir şey daha var:
Türkiye her gün hukuktan uzaklaşıyor.
Yargının bir an önce siyasetin tasallutundan kurtarılması lâzım!
Tuhaf rastlantı
19 Mayıs kutlamalarına statları yasaklayan karar sanılandan daha büyük tepki çekmiş olmalı..
Yoksa Cumhurbaşkanlığı açıklama yapma zahmetine girmezdi.
Gül’ün talimatı ile Cumhurbaşkanlığı Başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı ve çeşitli bakanlıklardan gelen üst düzey temsilcilerin katılımı ile bir toplantı yapılmış ve -nedense- milli bayramlar konuşulmuş.
Orada karar verilmiş ki 23 Nisan, 19 Mayıs ve 30 Ağustos “daha çok ithaf edilen kitlelerce” (yani çocuklar, gençler ve askerler tarafından) kutlansın, Cumhuriyet Bayramı için ise “daha geniş kitlelerin katılımıyla daha görkemli törenler” düzenlensin.
Şimdi dikkat!
Çankaya’daki bu toplantı 11 Ocak’ta yapılmış.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın 19 Mayıs’ı söndürme tebliği de aynı tarihte gönderilmiş.
Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıktı?
Yani Milli Eğitim, Çankaya’da alınan kararı böyle mi yorumladı?
Ve yangından mal kaçırır gibi kararı aynı gün tebliğ haline koydu?
Yoksa... Milli Eğitim Bakanı Dinçer’i korumak ve kurtarmak için hazırda bekleyen yasaklama tebliğine Çankaya’dan icazet mi tezgâhlandı?
Cumhurbaşkanı Gül, toplantı emrederken böyle bir hedefe ulaşmayı düşünmüş olamaz. Olamaz ama sonuç bu şüpheyi davet ediyor.
Şimdi asıl bunun için bir açıklama gerek!
Hukuk ve guguk
Haberin Devamı

