Kapatma davasında işi küfre, hakarete kadar götüren yabancılar kervanına tanıdık bir Amerikalı da katıldı.
1997-2000 yıllarında ABD’nin Ankara Büyükelçisi olan Mark Parris, Wall Street Journal gazetesine Türk yargısını ve kapatma davasına tepkisiz kalan Bush yönetimini eleştiren bir makale yazdı.
Büyükelçi yazısına “Türk mahkemeleri halkın kararına saygı göstermeli” başlığını koymuş.
Amerika’da seçilmişlere kanunları çiğneme ruhsatı mı veriyorlar?
Hiçbir demokrasi iktidara getirdiği siyasi güce böyle bir imtiyaz vermez.
AKP hakkındaki dava durduk yerde açılmadı.
Ama dışardan bizi “laiklik mi, demokrasi mi” gibi saçma sapan bir sorunun muhatabı yapıyorlar.
Durun dostlar, Müslüman bir toplum için “biri olmazsa öbürü de olmaz kavramlar”dır bunlar. İkisi bir arada olmazsa olmaz!
“Din mi, ahlâk mı?” diye soru olur mu; onun gibi...
Büyükelçi Parris, hem Tayyip Erdoğan’ın son seçim zaferinin ardından hatalar yaptığı için siyasi sermayesini erittiğini kabul etmiş, hem de Anayasa Mahkemesi’nin son zamanlarda siyasete müdahale için giderek artan bir iştah sergilediğini iddia etmiş. Hangisi doğru?
Yazıdaki tek doğru “Hatalarına rağmen AKP’nin liberal bir demokrat partiye Türkiye’deki en yakın kurum” olduğudur.
Büyükelçinin unuttuğu şu ki AKP bu niteliğinden ötürü değil, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu iddiasiyle dava edildi ve mahkeme de henüz kararını vermedi.
Mark Parris’in derdi laikliğin güvence altına aldığı Türkiye’ye özgü demokrasiyi takdir etmek değildir.
Bir çok Avrupalı politikacı gibi o da Türk modelini korumak yerine onu öteki Müslüman toplumların örnek alabilecekleri kıvama getirmek için bozmaktır.
Ilımlı İslâm’ı bize iyilik diye istemiyorlar, kendilerine güvenlik sağlayacağını düşündükleri için dayatıyorlar!
Dolmabahçe yalanı
Beklediğimiz açıklama dün geldi.
Eski milletvekili ve bakan Fikri Sağlar, Birgün gazetesindeki sütununda Başbakan ile Genelkurmay Başkanı’nın Dolmabahçe’de yaptıkları görüşmeye dair iddialarda bulunmuştu. Ortada bir şantaj isnadı vardı.
Akıl dışı da görünse iddianın sahibi bir eski bakandı ve meyhanede konuşmuyor, gazetedeki sütununda yazıyordu.
İki gün bekledikten sonra bu iddiayı yalanlanması ümit ve talebi ile kamuoyunun gündemine getirdik. Ve beklediğimiz sonucu da aldık.
Başbakanlık Basın Merkezi, görüşmenin içeriği hakkında ortaya atılan iddiayı “hayâsız bir yalan” ve “alçakça bir iftira” diye nitelemiş.
Bunu anladık. Ama açıklamada şöyle bir ifade var:
“Hayâsız yalanları önce yayınlayıp yalanlama gelmezse doğru ilân etmek büyük ahlâksızlıktır.”
Peki, hayâsız yalanları zamanında cevaplamamaya ne ad bulacağız?
İktidar medya denetimini içine sindirememiş olabilir ama biz yaralayıcı bir iddianın yalanlanmasına vesile olduğumuz için müsterihiz.

