Aldığım iki mektup acıklı halimizi ve endişe veren gidişimizi sarsıcı biçimde ortaya koyuyor.
Hâkimlikten ayrılmış bir avukat okurun mektubu, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın Ankara’da bir kebapçı dükkânının (Tavacı Recep Usta) açılışını yaptığını ve davete katılan AKP ileri gelenleri ile sohbet edip hatıra fotoğrafı çektirdiğini anlatıyor.
Haklı olarak da eleştiriyor:
“Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, ülkenin en önemli davasının sanığı durumundaki partinin mensuplarıyla kurduğu özel ilişki görev kusurudur. Verdiği görüntüler ile AKP davasında tarafsız olamayacağını ortaya koyduğu için çekilmelidir. En azından ben kendisine güvenimi kaybettim!”
İkinci mektup Erciyes Üniversitesi’nin bir öğretim üyesinden...
Cumhurbaşkanı Gül bu üniversitenin gecikmiş açılışı için gittiği Kayseri’de “Üniversiteler, tüm inançların serbestçe yaşandığı yerler olmalı” demişti.
Bilimin ve üniversitenin görevinin, doğaya ve toplumsal yaşama ait süreçlerin nasıl gerçekleştiğini dinden bağımsız olarak incelemek ve yargılamak olduğunu yazan profesör şöyle devam ediyor:
“Üniversiteleri büyük bir cami olarak gösteren bu düşünceyi kınıyorum. Cumhurbaşkanı Gül’ü bunları söylerken kürsü kenarında el pençe ayakta dinleyen Rektör’ü de gösterdiği tepkisizlik nedeniyle kınıyorum!”
Din sömürüsünün maliyetini gösteren dramatik örnekler bunlar.
Ama iktidar partisi kusurunu fark edip pişmanlığını ifade etmenin hâlâ çok uzağında. Genel Başkan Yardımcısı Fırat dün “Parti kapatmanın Türkiye’nin en büyük ayıbı” olduğunu tekrarlayan bozuk plâğı çalmaya devam ediyordu.
Rejimin kendini hukukla ve yargının gücü ile savunması niye ayıp oluyormuş?
Demokrasiyi hukuk dışı müdahalelerden koruyan adalet, ülkenin olsa olsa güvencesi ve övüncü olur.
Kafaları karıştırmaktan vazgeçelim!
Rezalet!
Gücü eline geçiren kendine yontuyor.
Mecliste Sosyal Güvenlik Yasa Tasarısı görüşülürken, milletvekillerine kıyak yapan düzenlemeyi partiler “birlik ve beraberlik ruhu” içinde kabul ettiler.
Açlık ve yoksulluk sınırında yaşayan vatandaşlar bile aldıkları sağlık hizmetinin devlete yüklediği maliyete belli ölçüler içinde katılmak mecburiyetinde olacaklar ama milletvekilleri, sadece gazilerin yararlandıkları ayrıcalığın içine girerek tek kuruş ödemeyecekler.
Utanmazlığın pençesinden bu gidişle kurtulamayacağız.
Tek çare, milletvekillerini liderlerin değil doğrudan halkın seçtiği sisteme geçmektir.
Kıblesi halk olan siyasetçi nalıncı keseri olamaz. Lider sultası işte böyle “suç örgütleri” benzeri dayanışmalar yaratıyor!
Rezalet karşısında muhalefet partilerinin ortalığı ayağa kaldırmaları gerekirdi, o da olmadı. Avanta onların da dilini bağladı.
Böyle bir ahlâk zemininde yeni iktidar alternatifi nasıl çıkabilir?

