Sevgili okurlar; Vatan ve Milliyet gazeteleri hakkındaki soruları cevaplamak istiyorum.
Bildiğiniz gibi Demirören grubu ile Karacan ailesinin oluşturduğu ortaklık bu iki seçkin gazeteyi Doğan grubundan satın aldı.
Ortaklar arasında çıkan anlaşmazlık yargıya intikal etmiş bulunuyor. Olay bir yandan da çeşitli piyasa dedikodularına kaynak oluşturuyor.
Haberlerden etkilenen bazı okurlarımız ister istemez endişeye kapılıyor ve gerçek durumu öğrenmek için bizlere soruyorlar.
Hukuki ve mali anlaşmazlıklar yargının önündedir. Mahkemenin gerçeğe ulaşması zaman alacaktır ama ben Vatan’ın bağımsızlık ruhunun daha da güçleneceği bir geleceğin eşiğinde bulunduğunu söyleyecek durumdayım.
Bu duygumu sadece Vatan ailesinin dileği oluşturmuyor. Güven hissimin kaynağında, Yıldırım Demirören’in bir açıklaması var.
“Niçin medya işine girdiniz?”
Benim tanıklığımda Demirören soruya şu cevabı verdi:
“Bu ülke ailemize, grubumuza büyük başarılar, maddi ve manevi zenginlikler kazandırdı. Medya işine girmeyi, bu kazanımlara karşı hissettiğimiz teşekkür borcunu ödemenin bir fırsatı olarak değerlendirdik.”
İhtilâfın bir kanadında heyecan verici, erdemli bir duruş var. Öteki tarafında ortaklığın gerektirdiği mali edimleri yerine getirmekte zorluk çektiği için tasfiye talep eden bir ortak...
Eminim ki yargı bu farkı görecek, iki gazeteyi ve çalışanlarını spekülasyonların ve yönetim boşluğunun zararlarından korumak için kararını kısa zamanda verecektir.
Evet, kısa zamanda.. Çünkü gerçeğe ulaşmak çok zaman ve çaba gerektirmiyor.
Bir taraf yaşatma kararlılığını, öteki taraf tasfiye fırsatçılığını temsil ediyor.
Vatan ve Milliyet’in sahipliğini hangi taraf hak ediyor ve neden diye sorarsanız şu öyküyü anlatırım:
Aynı bebeğin annesi olduklarını iddia eden iki kadını Hz. Süleyman’ın huzuruna getirirler. Kral Süleyman kılıcını ister ve sebebini söyler:
“Madem ki anlaşamıyorsunuz bebeği ortadan bölüp sizlere paylaştıracağım!”
Hz. Süleyman daha sözünü bitirmeden kadının biri “Vazgeçtim; ben annesi değilim, bebeği ona verin” der.
Ve ulu kralın adaleti bir anda gerçekleşir.
Adaleti bölüşmekte değil yaşatmakta arayan bir örnek olayla karşı karşıyayız.
Meclis sahip çıksın!
Başbakan’ın Kuzey Afrika’da yarattığı çöl fırtınasının tozu, toprağı önemli bir olayı örttü, gözlerden kaçırdı.
Milli Eğitim Bakanlığı’nı değiştiren kanun hükmünde kararname (KHK) ile sanki devletin, milletin kalesine karambolda gol atılmıştır!
“Atatürk inkılaplarına ve Türk milliyetçiliğine bağlı vatandaşlar yetiştirmek” Milli Eğitim’in amacı olmaktan çıkmıştır.
Seçilmiş meclis, Atatürk ilkeleri yerine, uygun göreceği başka değerlere bağlı vatandaşlar yetiştirme amacını Milli Eğitim Bakanlığı’na görev olarak yükleyebilir.
Ama bunun yolu, bakanların imzalattığı bir kararname olamaz. Bu bağışlanmaz hatanın, Araplara demokrasi pazarladığımız günlere rastlaması acıklı bir komedidir.
Meclis ve muhalefet, en azından KHK’nin yıkıp yenisini yaptığı Milli Eğitim Bakanlığı koltuğunda kim oturuyor, ona bakarak şüphelenmek ve sorgulamak zorundadır.
Bakan Ömer Dinçer’in vaktiyle söylediği şu sözler unutulabilir mi?
“Cumhuriyet’in laiklik, milliyetçilik gibi temel ilkelerinin yerini daha Müslüman bir yapıya bırakması zamanının geldiğine inanıyorum.”
Kimseyi suçlamıyorum; sadece demokrasiye davet ediyorum.
KHK demokrasi değil darbedir.
Bu kararı verecekse Meclis versin!
Bize güvenin
Haberin Devamı

