Böyle bir tür vardır. İtiraf edenler... Sayıları azdır ama vardır. Bir de yalan söylemeyenler var. Onlar da azınlıktadır.
Ancak, bu iki türü birbirine karıştırmamak lazım, ikisi aynı anlama gelmez.
İtiraf etmek başka, yalan söylememek başka şeylerdir.
Farklarını anlatacağım şimdi.
Ama önce şunu söylemem gerekiyor; böyle yapmaları saflıklarından, iyiliklerinden falan değildir, yanlış anlamayın.
Cin bunlar, cin...
Şimdi dikkatle okuyun:
“Yalan mı söyleseydim? Daha mı iyi yani?”
“Yalan söyler başımı derde sokmazdım.”
“Keşke yalan söyleseydim, kabahat bende...”
“Kötü bir niyetim olsa, gelip sana anlatır mıydım? Nereden bilecektin?”
Bunların hepsi ve bunun gibi daha niceleri, yalan söylemeyen erkeğe aittir.
Ammaa...
Aslında söylemek istedikleri şunlardır:
“Benden günah gitti, gerisini sen düşün.”
“Ne uğraşacam habire yalan söylemekle. Yerse...”
“Ben beceriksizim, kesin ağzımdan kaçırırım, en iyisi masum ayağına yatıp doğruyu söylemek.”
Tabii işin aslını, yani doğruyu söylemelerinin sebebini de bilmeniz gerekiyor.
Hem söylediklerinin hem de aslında söylemek istediklerinin altında aslında tek bir gerçek yatar.
“Bonus kazanalım, günün birinde lazım olur” felsefesi!
SALAK DİYECEĞİM OLMAYACAK...
İtirafçılar ise başkadır.
Bambaşka...
Ne desem?
Şimdi salak diyeceğim, olmayacak...
Olur mu yoksa?
Ben yazayım da, siz karar verin.
Bunlar işi kurtaramayanlardır. Kaçacak delikleri kalmamıştır.
Hani kimi erkek, ne kadar sapır saçma olsa da yalanını sonuna kadar, ölümüne sürdürür ya...
Bunlar da tam tersine, hemen teslim olurlar.
Böyle duygusal ayaklarda, itiraf ederler.
Sanki duygusal olunca ne olacaksa?
Hayatta olmadıkları için, duygusallaşınca matah bir şey yaptıklarını sandıklarından mıdır, nedir?
Yoksa böyle iyi bir insan izlenimi verdiklerini falan mı sanırlar?
Şuursuzca...
Evet öyle şuursuz bir halleri vardır.
Bir detay sorarsın mesela, boş boş bakar.
“Bilmiyorum”, “Öyle işte...” gibi kısa ve hiçbir şey açıklamayan, manasız cevaplar verirler.
Perişanmışcasına....
“Oğlum söylesene!” diye bağırırsın, yine öyle bakar. Kafası durmuş gibi...
Belki de duruyor, ne bileyim?
Ama asıl trajik olan nedir biliyor musunuz?
O anda hayatlarının hatasını yaptıklarının farkında değillerdir.
İkinci şansları kalmaz.
Hadi o bir tarafa, emir kulu olurlar; bir nevi “kapıkulu...”
Yazık!
Artık hangisini tercih edersiniz bilemem...
Doğrucuyu mu, itirafçıyı mı?
Onu da söyleyeceğim...
“Ne yani? Yalan söylemesi mi daha iyi?” diye sorarsanız...
Veya o sorar.
Uyanık olun.
Bu sorunun cevabı, “evet” ya da “hayır” değildir.
İkisinin arasında bir tercih yapmanız gerekmez yani.
Tufaya gelmeyin.
Bunun cevabı şudur:
“Yalan söylemek zorunda bırakacak ya da itiraf edilecek bir şey yapma!”
İtiraf eden erkekler
Haberin Devamı

