Profesör Foster ile ertesi sabah ofisinde buluştuk. "Bak Ayşe, bir komplikasyon oldu. Rektör evinde rahatsız edilmiş. Sergi ve konferansın iptali istenmiş. Rektör bu sabah dekanımızı çağırdı, durumu izah edip etkinliği iptal etmemizi istemiş. Ama dekan, 'Hayır. Benim öğrencim haklıdır. Hazırlıklar yapılmıştır, iptal söz konusu değildir' diye rektöre karşı çıkmış. Olayı yapacağız ama sen pek ortalarda görünme" dedi.
Akşamüstü Başkonsolos'un evime gönderdiği köfte ve börek tepsilerini arabama yerleştirdim. Ali, Canan ve Ahmet'i de yardımcı olarak yanıma aldım ve konferans salonuna geldik. Folklorcular geç kalmışlardı. Günlerden cuma ve hava güneşliydi. Hem 110, hem de 405 otobanı tampon tamponaydı. Ama salona insanlar akın akın gelmeye başlamıştı. Canan'ı konferans salonunun kapısına bekçi koydum. Folklor provası olduğu için kimseyi içeri almamasını tembih ettim ve börekleri ısıtmak için sergi salonuna koşturarak çıktım.
Aşağıya indim
Bu sırada bir gürültü koptu aşağılarda bir yerde. Pencereden baktığımda kampus polisinin altı tane aracının geldiğini, bir grup gencin komiserin hemen yanıbaşında bağırdıklarını gördüm. Tepsileri bırakıp derhal aşağıya indim.
Günlük gazete ve yayın organlarında yapılan duyurudan sonra etkinliğin farkına varan Ermeni lobisi, harekete geçmiş. 20 kadar genç kız ve erkek ve başlarında 35 yaşlarındaki liderleriyle polisle çatışmaya başlamak üzereydiler. Komisere, "Ne oldu?" diye sorduğumda, "Bunlar konferans salonuna girmek istemişler ama orada bulunan genç bir bayan içeri girmenin yasak olduğunu, salonun biraz sonra açılacağını söylemiş. İtiraz ediyorlar. Sanırım etkinliği hazırlayan öğrencimiz sizsiniz? Konferans salonu girişinde size kocaman sarı örtülü bir masa hazırladık. Onlar da aynı ebatta bir masa istiyorlar. Hazırlayacağım. Ben Birleşmiş Milletler güvenliğinde çalıştım. Hiç endişelenmeyin" dedi.
Sarı örtülü masa
Koskoca konferans salonunun tüm koltukları doldu, merdivenleri doldu, duvar kenarlan ayakta izleyeceklerle doldu. Bana bir hafta önce, "Kimse gelmez, üzülme" diye telefon eden, Güney Kaliforniya Türk-Amerikan Derneği Kültür Başkanı'nı gördüm. Bir koltuğa gömülmüştü.
Ben dışarıdaki sarı örtülü masama geçtim. Daha önceden hazırladığım Osmanlı tarihini anlatan metni ihtiva eden dosyamı salona girenlere veriyordum. Baktım karşıma da masa getirildi. "Örtüsü yok bunun. Biz de örtü isteriz" dedi başkanları. Mavi bir örtü getirdiler. Onlar da boş durmamışlar, kendi metinlerini ihtiva eden bir kâğıt hazırlamışlardı. Davetlilere önce ben bilgilerimi veriyordum, sonra onlar.
İnsanlar onların başlığını bağırarak okuyorlardı: "Soykırım! Osmanlılar 3 milyon Ermeni'ye soykırım yapmışlardır!" inanmazsınız, Amerikalılar ne dediler biliyor musunuz? "Neeee? Ne 3 milyonu? Geçen sefer 1 milyon demiştiniz ya!"
Ve onların kâğıtlarını buruşturup yere attılar hep! Yer buruşturulmuş sapsarı kâğıtlarla doldu. Konferans başladı. İki masa karşılıklı yalnız kaldık. Başkanları lacivert elbiseli ve kravatlıydı. Yanıma geldi, "Bütün bu olayın arkasında senin olduğunu öğrendim. Doğru mu?" diye sordu.
Gözünün taaaa içine baktım ve "Doğru" dedim.
Devam etti: "Senin üç çocuğun varmış. İkisi oğlan, birisi kızmış." Beni tehdit ediyordu. Döndüm ve şöyle dedim: "Bak başkan, bugün cuma. Kim bilir ne yorucu bir gün geçirdin. Her cuma eve dönerdin. Şortunu ayağına geçirir, ayaklarını sehpaya uzatır, karının getirdiği buz gibi birayı içer dinlenirdin.
Şimdi şu haline bak! Lacivertleri çekmişsin, yakan sıkıyor, kravatın eğrilmiş. Kendine eziyet etmene gerek var mı?" Cevabı çok çabuk yapıştırdı: "Ben evli değilim." Sektirmeden ben de yapıştırdım:
Gülmeye başladım
"Bak sana harika bir kız tanıştırabilirim. Türk ve çok güzel..."
Burada başkanın tam manasıyla ipleri koptu! Bir gülmeye başladı ki durdurabilene aşkolsun. Ben de gülmeye başladım. Döndü Ermeni asıllı gençlere, "Toparlanın, gidiyoruz" dedi ve çekip gittiler. Osmanlı sergisi de üstün bir başarıyla yüzlerce kişi tarafından gezildi, beğenildi. Bu hikâyeyi neden anlattım? Olaylara yaklaşım ve tavır çok önemlidir. Yumuşaklıkla bir çok sorun halledilir.
Dikkat... Dikkat...
Bu belgesel defalarca gösterilmelidir
Geçen gün CNN Türk'te, Kanada-Fransız ortak yapımı İran belgeselini gözlerimden yaşlar akarak izledim. Bu belgesel defalarca gösterilmelidir. 20 yaşındaki Toktam adındaki bir kızın, "Hayatta başarılı olabilmek için bir tek NEŞE duygusu insana gerekli heyecanı verebilir" sözleri aklımdan çıkmıyor. "2600 yıllık Pers İmparatorluğu'nda yerleşmiş gelenekleri yıkmak zor" diyen bir devrimci konuşuyor. En sonunda da bir bilge kişi diyor ki (mealen söylüyorum): "Geçmişin karanlık alışkanlıklarından kopup aydınlığa koşabilmek cesaret ister. Etrafımızdaki duvarları yıkmalıyız. Bu cesareti göstermeliyiz." Geçenlerde Kissinger demiş ki: "Irak'a bir Atatürk gerek!" Yetmez Henry! Türk gibi bir halk olmazsa, olmaz bu iş! Bazen çok temel öğelerin kıymetini bilmeden yaşadığımızı farkediyor ve silkiniyorum.
Osmanlı'ya karşı Ermeni lobisi
Profesör Foster ile ertesi sabah ofisinde buluştuk. "Bak Ayşe, bir komplikasyon oldu. Rektör evinde rahatsız edilmiş
Haberin Devamı

