"İstanbul'u çok seviyorum" demek yetmez efendim!

Bağdat Caddesi'nden yukarı çıkarken ninemin evi Ethem Efendi Sokağı'nın 'köprüden sonra' yakınına düşerdi. Numarasını bile hatırlıyorum 111/1'di galiba

Haberin Devamı

Bağdat Caddesi'nden yukarı çıkarken ninemin evi Ethem Efendi Sokağı'nın 'köprüden sonra' yakınına düşerdi. Numarasını bile hatırlıyorum 111/1'di galiba. Yol buradan Sahrayı Cedid'e doğru devam ederdi.

Dayım Şükrü Kanatlı'nın bahçe kapısının karşısında yüksek duvarlar ara verir, Sadrazam Sokullu'nun soyundan arkadaşım Fatoş'un babasının evine gitmek üzere muhteşem bir bahçeye girerdiniz. Buranın Yıldız Parkı'ndan farkı yoktu. Asırlık çam ağaçları döktükleri iğne ve fıstıkları ile gelip geçeni karşılar, bir yeşillik cümbüşü içerisinde kendinizi cennete girmiş zannederdiniz.

O yaşlarımda Sadrazam Sokullu kimdir, ne yapmıştır hiç haberim yoktu. Tek bildiğim bu köşkün yaşıtım ve yakın arkadaşım 'Fatoş'un evi' olmasıydı. Giriş kapısından 400-500 metre sonra soldaki köşke varırdınız. Birkaç mermer basamaktan sonra geniş kapıdan girerdiniz. Kapıyı bir emektar açar, sizi geniş hole alırdı.

"Fatoş evde mi?"

"Ben çağırırım, lütfen bekleyin" diyen emektar, yatak odalarının bulunduğu üst kata çıkardı. Holün tavanları çok yüksek, üst kata çıkan merdiven ise çift kanatlıydı. Yani eski Hollywood filmlerinin dekorları gibi hem sağ taraftan çıkmaya başlayabilir, hem de sol taraftan tırmanabilirdiniz. 10 basamak sonra da bu kanatlar birleşir ve yekpare bir merdiven olrtaya çıkardı.

İşte tam bu iki kanat merdivenin ortasında Sadrazam Sokullu'nun çok canlı renklerle boyanmış kocaman bir portresi bulunurdu. Etkileyici bakışlı, masmavi gözlü, şatafatlı üniformalı ve kırmızı fesli bir yaşlı adam portresiydi bu. Aynı da Fatoş'un babasına benzerdi.

Arkadaşım Fatoş ile ben genellikle sola açılan sobalı odada oynardık. Babası bizimle olmaktan zevk duyar, konuşmalarımızı dinlemez gibi yapardı. Ama arada bir bize sorduğu sorulardan dinlediğini anlardık. O muhteşem bahçede Fatoş ile bisiklete biner, kamelyada bir türkü tutturur, durmadan dönerdik. Fıstık toplayıp kırdığımızı, kirlenen ellerimizi, evde çaya çağırıldığımızda temizleyemediğimizi hatırlarım.

Yıllar sonra dedemin diktiği ağaçları, ninemin, Seniha hala'nın ve Şükrü dayı'mın evlerini görmek için aynı yere geldiğimde her bir hatıranın üzerine betonların yığıldığını görmek beni çok hüzünlendirmişti. Fatoş'un evini görmek için kapıdan girdiğimde ise kırık dökük bir ahşap köşkle karşılaşmış ve inanılmaz bir umutsuzluğa kapılmıştım. Kırık camdan o görkemli hole baktığımda bomboş ve örümceklerle dolmuş tozlu holün iki merdiven ortasında Sadrazam Sokullu'nun portresinin hâlâ asılı olduğunu gördüğümü hatırlıyorum.

Geçen pazar gazete eklerinden birinde "Sokullu Konağı Evleri" diye bir broşür gördüm. Haritada yerine baktım. Evet, aynı bizim zıpladığımız, oynayıp, hayaller kurduğumuz bahçede yerleştiği belli olan bir site kurulmuş ve 'emlakin' satılması için bir broşür basılmıştı.

Bakınız, AB'de HİÇBİR ÜLKE, tarihini böyle değersiz bir biçimde paramparça etmez, ettirmez. Nur içinde yatsın, rahmetli Çelik Gülersoy kolları, kanatları kesilmeseydi çaresiz bırakılmasaydı, eminim ki bu köşkü alır, bir müze haline getirir, kamelyanın altına da halkın dinlenebileceği muhteşem bir çay servisi koyardı.

Bu müthiş adamın benzer çalışmaları elinden 'bir çırpıda alındı, adeta çalındı.' Alanlar da sözde 'tarihten anlıyor, tarihe değer veriyor, restorasyon çalışmaları gerçekleştiriyorlardı.' Hah, hah, haaaa! Güldürmeyin beni! Hazırı alıp üstüne konmak ne kolay değil mi beyler? Bakın sizin döneminizde Sokullu Köşkü nasıl betonlaştı?

Hangi AB üyesi ülke böyle bir katliama göz yumar? Eskiyi korumaz? Çelik Bey titizliğinde, hassaslığında onları restore edip bugünlere kazandırmaz? Başbakan'ı dinliyorum. "İstanbul'u çok seviyorum!" diyor. Lafla sevmek yetmez efendim. Sokullu Köşkü'nün yıkıp, asırlık camları kesip, çimento evleri pazarlamalarına izin vermekle olmaz bu işler!

DİĞER YENİ YAZILAR