Bedesten'de aldığım intikam!

Arkadaşım Leyla Alemdar kapıyı açtığı anda boynundaki takı hemen dikkatimi çekti. Siyah balıkçı yakalı kazağının üzerine uzun bir zincir takmıştı ve ucunda, İngiliz klasik dizilerinde rastlanan, altın çerçeveli, küçük, antik gözlük sallanıyordu

Haberin Devamı

Arkadaşım Leyla Alemdar kapıyı açtığı anda boynundaki takı hemen dikkatimi çekti. Siyah balıkçı yakalı kazağının üzerine uzun bir zincir takmıştı ve ucunda, İngiliz klasik dizilerinde rastlanan, altın çerçeveli, küçük, antik gözlük sallanıyordu.

Yanına da gene antik altın mühür tarzı bir pandantif yerleşmişti. Aklıma Bedesten geldi, Horhor Çarşısı geldi. Acaba Leyla nereden almıştı? O gece uyuyamadım.

"Alo?"

"Leyla merhaba. Ben Ayşe. Gururumu ayaklarımın altına alarak sana bir şey sormak istiyorum."

"Ne demek Ayşeciğim sor tabii."

"Geçen gün boynundaki zincirle ucundaki çerçeveyi hangi dükkândan aldın? Çok beğendim."

"Londra'dan Ayşe. Park Lane'de büyük otel var ya? Orada pazar günleri antik sergiler oluyor. Yıllar önce oradan aldım. Zincir de Georgian, antik yani. Burada veya başka ülkede yok. Her zaman da bulunmuyor. Bir giden olursa ısmarla istersen."

İçim içimi yiyor. Cumartesi sabahı yerimde duramıyorum. Haluk'u da kandırdım ve Bedesten'e gittik. Minik minik eski eşyalarla dolu vitrinleri tarıyor gözlerim. Böyle bir çerçeve yok. Zincir? Boyun için, hayır! Ancak eski köstek saat zincirleri var. Bir dükkâna giriyorum.

Upuzun bir eski zincir. Kaç lira olduğunu soruyorum. Ne tartıyor, ne bir şey. Kaç ayar? Belli değil. Dükkân sahibi harbiden atıyor:

"En aşağı 800 dolar!"

Beni Bedesten'de tanıyan dükkân sahibi var ama tanımayan da çok. Biri, "Hello madam. Come, come" diye sesleniyor.

İşte o sırada vitrinde mühre benzeyen sarı bir pandantif ilişiyor gözüme. Yanımda sessizce duran top sakallı dükkân sahibi beni dikkatlice izliyor.

Tanımadığı belli.

"Sizde uzun antik zincir var mı?" diye soruyorum.

Beni şöyle bir tepeden tırnağa süzdükten sonra cevap veriyor:

"Var ama sen alamazsın. Çünkü çok pahalı."

"Belki alırım. Kaç para?"

"İki bin dolardan başlar. Sen alamazsın dedim ya!"

"Sen benim kim olduğumu bilmiyorsun ama ben Hülya Avşar'ın yengesiyim."

"O zaman olur. Hülya'da para vardır. Gel bakalım içeri."

"Yok gelmem. Alındım. Ayıp ettin. Yakışmadı" deyip uzaklaştım. Hiç üstelemedi. Gözü tutmamıştı. Biraz ilerideki dükkân sahibi beni tanıdı:

"Ayşe Hanım, buyrun. Bir çayımızı için lütfen."

"Vaktim yok içemem ama bir şey rica etsem yapar mısınız?"

"Emret Ayşe Hanım!"

"Estağfurullah. Şu gerideki dükkân sahibi var ya? Hani top sakallı olan!"

"Tamam. Tanıyorum, bizim arkadaşımızdır kendisi."

"Biraz sonra onun yanına gidip, 'Yahu bendeki şansa bak! Hülya Avşar'ın yengesi geldi.

Benden 9 ayar, enayi bir zincir bir de küçük köstek saat aldı.

Üç misli para istedim. Şak diye 22 bin doları elime saydı. Hiç pazarlık da etmedi. Amerikalı gibiydi' der misin?"

Dükkân sahibi gülmeye başladı ve dedi ki: "Tamam Ayşe Hanım. İnan olsun yapacağım bunu. Helal olsun size!"

Kendime eski bir İngiliz köstek zinciriyle en aşağı 200 senelik, ham elmasa işli Arapça "Ayşe" imzalı pandantif buldum ve aldım.

İnanılmaz bir şans değil mi? Bu gerçek hikâyeyi önüme çıkanlara, ders olsun diye anlatıyorum. Evime girip bu pandantifi çalmayı planlayan olursa bilsin ki çok kıymetli bir şey değil! Zaten fiyatı da çok uygundu. Çalmaya değmez!

Okuyucu mektubu
İstanbul'un girişi böyle olmamalı
* Yetkililer lütfen ayaklarına çizmelerini giyip Cevizlibağ'dan başlayarak Topkapı surlarına kadar, ister yürüsünler isterlerse arabalarıyla gelsinler. Her taraf tam anlamıyla bir mezbelelik! İstanbul'un girişi böyle mi olmalı? (Faik K.)

* Mesajınızı yayınlıyoruz. Belki birilerinin dikkatini çeker de ortalık temizlenir. Uyarılarınız için teşekkür ederiz.

DİĞER YENİ YAZILAR