Haberin Devamı
Gazetedeki masamın üstü sıra sıra kitaplarla dolu...
Preston Hughes’ın “Türkiye’nin Demokratikleşme sürecinde Atatürkçülük isimli çalışması” tam bir referans kitabı niteliğinde...
Çankaya Köşkü kütüphanecisi Nuri Ulusu’nun hatıraları, “Atatürk’ün Yanı Başında” isimli kitap ise zengin Atatürk anılarıyla dolu bir maceraya sürüklüyor okuyanı...
Dün bir anıyı aktardığım “Atatürk’ün Uşağı... Cemal Granda’nın Anıları” nda son zamanlarda çok tartışılan “Atatürk’ün Yalnızlığı” na ait bir anı var...
Bu anıyı aktarayım önce...
“Bir sonbahar gecesi...
Çankaya Köşkü’nde akşam sofrasındalar...
Hava biraz sıcak olduğundan Atatürk sofrayı dışarı kurmamı emretti...
Onlar sofradayken, ikinci sofrayı da yaverliğin arkasındaki bahçeye hazırladım...
’Sofra hazır Paşam...’ deyince, önce Atatürk ayağa kalktı...
Sonra birer birer tüm konuklar kalktılar...
Kadınlı erkekli neşeli bir topluluktu...
Gramafonda zeybek havası çalıyordu ve sohbetin en keyifli zamanıydı...
Bu bulunmaz ahengi bozmamak için, gramafonu kucakladığım gibi onların önüne düştüm...
Konuklar kucağımda taşıdığım gramafonun ahengine kendilerini kaptırmışlar, oynayarak ilerliyorlardı...
Böylece bahçedeki sofraya vardık...
Herkes yerlerini aldı...
Yediler, içtiler, çalgı çalıp eğlendiler, güldüler, oynadılar...
Atatürk’ün sofrada uzun süre içtikten sonra, hora tepip, dans ettiği, Zeybek oynadığı görülürdü...
En sevdiği müzik parçaları arasında, Rumeli Türküleri’nden sonra zeybek havaları gelirdi...
Onu neşelendirmek için arkadaşları ve davetliler de kendisinin pek sevdiği zeybek oyunlarını oynarlardı...
Güzel bir ayışığı vardı...
Sabaha karşı herkese bir mahsunluk çöktü...
Sesler, çalgılar yavaş yavaş kesildi...
Hava adamakıllı serinlemişti...
Herkes başladı üşümeye...
Konuklar ellerini öperek ayrıldılar...
Afet Hanım; ’Paşam soğuk başladı... Gidelim...’ dedi...
Fakat Atatürk bu insanın iliklerine dek ürperten serin havadan ayrılmak istemiyordu...
Bunun üzerine kız kardeşiyle Sabiha Gökçen, Afet İnan, Rukiye, Nebile, Zehra Hanım’lar hep beraber izin isteyerek ayrıldılar...
Bütün gecelerini uykusuz geçiren Atatürk sıhhatine pek düşkün değildi...
Yerinden bile kıpırdamadı...
Orada benden başka kimse kalmadı...
Bir de yaverlerden Celal Bey vardı...
Atatürk üşüyecekti, çok üzülüyordum...
Fakat görevim yüzünden orasını bırakamazdım...
Gramafonda güzel valsler çalıyor, ben ona hâlâ rakı veriyordum...
Bir an geldi, ’Rakı istemez, yeter’ dedi...
Artık yalnız gramafon dinliyor ve düşünüyordu...
Biraz önce burasını neşeye boğan konuklar, yiyip içmişler, birer ikişer başlarını alıp çekip gitmişlerdi...
Hepsinin evinde bir bekleyeni vardı...
Çoluğu çocuğu, eşi, anası, babası...
Atatürk ise sadece düşünceleriyle başbaşaydı...
Koca köşkte yapayalnızdı...
Bu hal bana çok dokundu...
Yalnızlığı öylesine hüzün vericiydi ki...
Bir gece kendisini odasına çıkaracak bir adamı bile olmadığından acı acı yakınmış, ne kadar bedbaht olduğunu anlatmak istemişti...
Sabah olmuştu...
Belki 3-4 saat öyle kalmıştı...
Günün ilk ışıkları ağaçlardan süzülünceye dek orada kaldı...
Atatürk hâlâ çenesini yumruğuna dayamış, olduğu yerdeydi...
Yavaş yavaş doğrulduğunu, ağır adımlarla köşke doğru ilerlediğini gördüm...
Ben de arkasından ağır ağır yatak odasına kadar yürüdüm... Sessizce odasına girdi...”
Cemal Granda’nın anlattığı bu olay Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan epey sonra Çankaya Köşkü’nde geçen bir geceyi anlatıyor...
Can Dündar, “Mustafa” filminde Atatürk’ün yalnızlığını yorumlarken, onun Çankaya yıllarında, devrimi beraber yaptığı silah ve mücadele arkadaşlarından, yoldaşlarından, Cumhuriyet’in kuruluşundaki kader ortağı dostlarından uzakta kaldığını söyler...
Bu yalnızlıktan, bir siyasi hüzün çıkartır...
Oysa tarihe doğru geçirmek için uşağının anılarından beslenerek şunu söyleyebilirim:
“Atatürk’ün yalnızlığı, hiçbir zaman bir siyasi yalnızlık olmadı...”
Olması da düşünülemezdi...
Cumhuriyet başarıyla kurulmuş ve yürüyordu...
Cumhuriyet kadrosu yanıbaşındaydı, sevdiği kadınlar, manevi kızları, dost bildiği insanlar onunlaydılar...
Onunla olamayan Fikriye veya Latife’den veya adı bilinmeyen tek bir kadının varlığıydı...
Atatürk’ün dostları, sevenleri ve ona tapanları vardı...
Ama bir ailesi yoktu...
Onun bir rakı masası başındaki hüznü, 10 milyon insanın aşık olduğu, dostlarının ve arkadaşlarının taptığı bir erkeğin, ailesiz olma gerçeğinden kaynaklanıyordu...
Bunu her şeye sahip, zirvelerde yalnız yaşayan ailesi olmayan her erkek bir parça bilir...
O yalnızlık kişisel tercihler sonucudur...
Ve maalesef büyük bir gururu ve başarı duygusunu içinde barındırsa da, mazoşist bir acıyla beslenen bir parça hüzün gibidir...
“KADINLAR ÇOK FAZLA BLÖF YAPARLAR...”
Hiç beklemezdim Zeynep Mansur isimli genç pop şarkıcısının yazarlığa soyunup, kitabında kadınlarla ilgili bu derece çarpıcı analizler yapmasını...
“Kadınların en çok yaptıkları davranışlardan biri de blöftür...” diyor Zeynep ve kendinden örnekle devam ediyor:
“Şimdi sanki sesinizi duyar gibi oluyorum...
‘Ben yutmam blöfleri’ diye sesler yükseliyor biliyorum...
Ama şunu sakın unutmayın...
Yutuyorsunuz, kendini en zeki sananız da dahil...
Kadınlar sevdiklerinden şüphelendiklerinde blöf yaparlar...
O yüzden siz siz olun, sakın dürüstlükten vazgeçmeyin...
Bir gün eski sevgilimle şehir dışına tatile gittik ve o bir iş görüşmesi için, bir erkek arkadışıyla benim yanımdan ayrıldı...
Dönüş saati gecikti...
İçime bir şüphe düştü...
Aramak istemedim...
Saatler ilerledi ve sonunda sevgilim geldi...
Ona; bu yaptığının çok ayıp olduğunu, beni şehir dışına getirdiğini ve başka bir kadınla buluştuğunu, bunun hiç affedilemeyecek bir davranış olduğunu söyledim...
‘Ben şanslıydım, çünkü işimden dolayı tanıdığım gazeteci arkadaşlarım arayıp, bana seni yanında bir hanımla gördüklerini söylediler...’ dedim...
Aslında böyle bir şey olmamıştı, ama 6. hissim bana böyle söyledi...
Şunu asla unutmayın kadınların hisleri çok ama çok kuvvetlidir...
Bunu söyledim ama bir yandan içimden ‘İnşallah nereden çıkartıyorsun bunları... Beni kimseyle görmüş olmaları mümkün değil, saçmalama’ der diye dua ediyordum...
Ama maalesef düşündüğümün tersine ‘Hayır canım o yanımdaki erkek arkadaşımın bir akrabasıydı’ diye kötü de bir yalan söyledi...
Ben anlamam gerekeni anlamıştım...”
Benden küçük bir ekleme bu anıyla bezenmiş analize...
Bir erkek hiçbir zaman bir kadının detaycı, ince ve karmaşık zekasıyla baş edemez...
Sizin bir kadınla baş etme yönteminiz ancak vücut dilinizdedir...
Bir kadının kimyasını ancak özgüveni yüksek vücut diliyle bozup, onu etkileyebilirsiniz...
Bunun ne anlama geldiğini, bu satırları okuyan kadınlar anladılar...
Erkeklerin anlaması için düşünmeleri gerekecek!..
BİZ NİYE KANSER OLDUK?..
Önce sevgili Kazım (Kanat)...
Sonra çok sevgili Vedat (Okyar)...
Ve şimdi de bir gazetecilik abidesi İlker (Ateş)...
Hepsi de en amansızından kanser olup, ayrıldılar aramızdan arka arkaya...
Hepsi de hasta derecede Beşiktaşlıydı...
Şimdi bunu söylemek, çok mu mübalağlı olur acaba?..
“Beşiktaş adamı kanser etmiyor mu yoksa?..”
Allah geride kalanlara uzun ömür versin...

