Erol Çevikçe

Erol Çevikçe

erolcevikce@gmail.com

Gazze’ye gidilecek mi?

Haberin Devamı

2009’da, Davos’taki “one minute” şovundan bu yana dört yıl geçti. Arap gençliğinin kahramanı olma sevdasına tutulan Başbakan R. T. Erdoğan, hemen bütün Arap yönetimleriyle ipleri koparmış durumda.

Tunus’ta demokrasi baharı çiçek açtığında da, batı kapitalizminin kışkırtmasına kapılarak “örnek önder” olmaya heveslenmişti! Mısır’da henüz yeni başlayan “darbeler” döneminin ilk perdesine karşı tepkisi, Başbakanımız'ın hayallerinin suya düştüğünü gösteriyor. O yüzden de, sanki kendisine yapılmış gibi içine sindirememenin sinirliliği içinde, Mançalı Şövalye Don Kişot rolünü üstlendi! Ancak, ne acı ki, yanında Sancho Panza’sı bile yok.

Önce, 2009’da Türkiye ve AKP iktidarı ne durumdaydı bir bakalım; Kasım 2000’de patlayan krizin aşılması için kendisini yok etme pahasına, DSPMHP-ANAP koalisyonunun Başbakanı Bülent Ecevit’in aldığı önlemler sayesinde, ekonomi iki yıl içinde istikrara kavuşmuştu. Bu gün hâlâ birçok gelişmiş ülkeye oranla istikrar sürüyorsa, başta Merkez Bankası'nın özerkliğini sağlayan yasa, mali konularda 2001’de alınan yapısal önlemlerin sonucudur. 2009’a kadar geçen yedi yılda, dış ilişkilerimizde ise daha çok bu ekonomik gidişata bağlı olarak çok önemli ve olumlu
gelişmeler oldu. Altını çizmek gerekir ki, 2007’de Çankaya’ya çıkana dek, Başbakan Erdoğan’ın yanında Dışişleri Bakanı olarak bugünkü Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül vardı. Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler yoluna girmiş, demokratikleşme amaçlı uyum yasaları meclisten arka arkaya çıkarılmış ve 2005’te üyelik müzakereleri yeniden başlamıştı.

Başbakanı adına Bakan Ahmet Davutoğlu, dış politikamızın ana ilkesinin “çevremizle sıfır sorun” olacağını açıkladığı 2007’nin sonunda, Suriye başta tüm çevre komşularımızla ve AB, ABD, Rusya, İsrail ve hatta Ermenistan dâhil, büyük küçük tüm ülkelerle Türkiyemiz, dostluk ve karşılıklı yarar ilişkisi içindeydi.

Osmanlı’dan beri, dış politikada İngiltere’yle bile boy ölçüşen düzeyde kadrosu ve deneyimi olan Türkiye Cumhuriyeti'nin bir Başbakanı, hangi ciddi amaç için İsrail’in, hem de Nobel Barış Ödüllü ve kadim Türkiye dostu Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e efelenir? Bugün hâlâ siyasette
ve devlet yönetiminde biraz deneyimi olan hiç kimse anlayabilmiş değil.

Marmara Gemisi olayını da yan yana koysak bile, tek amacının Hamas yanlısı gençlere yaranmak olduğu söylenemez. Başbakanımız'ın 2007 seçiminden sonra, artık kimseye borcu ve ihtiyacı kalmadığı için daha çocukluk yıllarında bilinçaltına yerleştirilen ideallerini, yaşama geçirme yoluna girdiği düşünülebilir.

2013’te, başbakanlığının onuncu yılında geldiği aşama şu ki, Başbakan Erdoğan’ın barışık olduğu ve güvendiği, ne bir Orta Doğu ve Arap ve ne de Batılı lider kaldı. Yetmediği gibi Birleşmiş Milletler (BM), AB gibi uluslararası kurum ve kuruluşlarla da kavgalı. Bence bu cesareti iki gerçekten alıyor; Birincisi 1950’den beri genç kuşakların demokratikleşme uğrunda verdiği mücadelenin sonucu, halkımızın ulaştığı siyasal bilinç. İkincisi de, altmış yıldır sanayileşmek (kalkınmak) için Menderes’ten bu yana başta Demirel, cumhuriyet hükümetleri başbakanlarının beceri ve başarıları sayesinde üzerine oturduğu ekonomik ve mali temellerin sağlamlığı. Dolaysıyla, dış-iç, günlük politik olaylar üzerine duygusal(!) hedef ve amaçları için söylediği her sözünün arkasında, anayasayı değiştirebilirse “başkan”, yoksa “cumhurbaşkanı” olmak için çoğunluk oyu hesabı var. Onun bütün ustalığı, gündem değiştirmekte artık. Haftalık, hatta günlük yaşıyor. Nasıl olsa karşısında dişine dokunur bir muhalefet yok inancında. Zaten, görsel ve yazılı medyayı istediğince kullanıyor. Yararına gitmediğini gördüğünde, gündeme yeni bir konu getiriyor. Yenisi yoksa eskilerden birini ısıtıyor; işte en son, “anayasanın 48 maddesi”, hemen ertesi gün “üniversiteye de polis” gibi tartışma başlıkları. Elbette hiç değişmeyen asıl gündemi, laik demokratik çağdaş yaşamı değiştirmek. Asla vazgeçmeyeceği büyük hayali ise, “dindar nesil yetiştirmek”. Ancak, Gezi olaylarında görüldü ki, artık yalnız kaldı. Yanında Gül de yok Arınç da. O kadar ki, sonunda hiç istemediği halde, Gökçek’le, Bulut’a muhtaç oldu!

DİĞER YENİ YAZILAR