Gazetevatan.com » Yazarlar » Bu filmden yeni hayatlarla çıktım...

Bu filmden yeni hayatlarla çıktım...

01 Ekim 2011 Cumartesi


Sadece filmlerde gördüğüm, sevdiğim, aklımda yer eden karelerden, dialoglardan bir hayat kurabilirim...

Yuvasının yapan bir kuş gibi o filmden bir sahne, bu filmden bir söz, öbüründen bir renk alarak bir hayat hikayesi oluşturabilirim.

Hayatın sertliği bir filmin içine girdiğinde yumuşar çünkü...

En zor olaylar, en yakıcı aşklar, insanı sarsan acılar, en uzun mesafeler kolay görünür insana.

Hayat film olsaydı, daha fazla severdim onu diye düşünürüm bazen.

Hayat bir film olsaydı...

Herşey daha kolay olurdu sanki...

Kahramanların dayandığı gibi dayanabilirdik acılara, ondar kadar korkusuzca aşkımızın peşinden giderdik, sevmediğimiz işimizi arkamıza bakmadan terkedecek gücü bulurduk kendimizde...

Ben seyrettiğim her filmle değişirim...

Ve her defasında bu değişimi çok severim...

***


Bir de hayatı film yapanlar var...

Hayatın gerçekliğine hiç dokunmadan, onu size beyaz perdeden anlatan yönetmenler var...

Film olduğunu, film bittiğinde anladığınız filmler...

Woody Allen benim için böyle bir yönetmen işte...

Son filmi Paris’te Geceyarısı’nı izledim geçen geceyarısı...

Gece 12 matinesine girerken ne seyredeceğimi az çok tahmin ediyordum ama filmi gerçekten ne kadar beğeneceğimi bilmiyordum...

Üstelik de aklımda Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmini seyretmek vardı...

Tam bilet sırası bana geldiğinde kasadaki kız ‘teknik bir arıza nedeniyle film yayınlanamayacak’ dedi...

İlk defa bir sinemada bir film teknik arıza nedeniyle seyredemeyecektim...

Her şeyiyle tuhaf geldi bu durum... Hatta kızdım...

Nuri Bilge’nin filmiyle aynı saatte Woody Allen’ın filmi vardı... Ona gitmeye karar verdim...

İstediği filmi seyredememenin verdiği kızgınlıkla Woddy Allen seyredecek olmanın hazzı birbirine karıştı.

Salonda çok az insan vardı...

İstediğim koltuğa oturdum...

Film başlamadan başka bir hayat geçmiştim bile...

***


Filmin başlamasını beklerken “Vicky Cristina Barcelona” çıktığı dönemde Alin Taşcıyan’da okuduğum Woody Allen röportajı geldi aklıma...

Tıpkı bu son filminden sonra yaptığı röportajda da olduğu gibi tuhaf insanı şaşırtan bir alçakgönüllülük vardı sözlerinde...

‘Hala bir başyapıt yapamadım, artık yapamam sanıyorum’ demiş Paris’te Bir Geceyarısı filminden sonra.

Gerçekten böyle biri bence Woody Allen...

Çünkü o çok etkilendiğim Vicky Cristina Barcelona’dan sonra da, ‘film bittiğinde herkesin ne düşüneceğini merak ettim. Üzerinde durduğum bir duygu yoktu. Ne “harika” dedim, ne de “berbat”... Bilemedim. Daha önce yaptığım hiçbir şeye benzemiyor. Bir kısmında İspanyolca konuşuluyor. İki İspanyol oyuncuyla çalıştım, altyazı vardı birçok yerde. Kendi kendime “Ne yaptım ben? İyi bir şey mi yoksa değil mi?” dedim. Kendime güvenemedim ama otomatikman başarısız olduğumu da düşünmedim.’ demişti.

Ve ‘Avrupa hakkındaki romantik düşüncelerim gençliğimde izlediğim filmlerden doğdu. Avrupa’dan gelen Vittorio de Sica, Fellini, Truffaut, Godard filmleri daha ilerici, daha bohem, daha yenilikçi, daha özgün, daha sofistike, cinselliği daha az sansür edilmiş, daha mücadeleci, daha olgundu. Buna inanarak büyüdüm.’diye anlatmıştı Avrupa’ya merakını...

Filmi sevmesem bile olağanüstü bir Paris seyredeceğimi biliyordum işte bu sözlerden dolayı...

***


Woody Allen bu filminde Paris’i seçmiş...

1920’nin Paris’ine, gece yarısı Paris sokaklarında rastladığı zaman tünelinden geçerek giden Hollywood’lu bir senaristin hikayesi...

Paris’i tıpkı Barcelona’yı anlattığı gibi filmin esas meselesini ve biçimini ikinci plana atmadan ve muhteşem oyuncu performanslarıyla besleyerek bir rüyaya dönüştüren Allen harika bir senaryo yazmış...

Başarılı bir Hollywood senaristi, kendini edebiyatçı olarak kanıtlama hevesi içinde nişanlısı ve onun ebeveynleriyle geldiği Paris’te 20’li yılların nostaljisine kapılıyor...

Bir geceyarısı sokaklarda dolaşırken de kendini o dönemde buluyor..

Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, Gertrude Stein, Cole Porter, Pablo Picasso, Salvador Dali ile buluşuyor...

Ve siz de onunla birlikte aynı zaman tünelinden geçerek 1920’lerin Paris’ine gidiyorsunuz...

***


Filmi seyrederken bu filmden de bir hayat yapmak, en azından o filmin geçtiği zamanı yaşamak istiyor insan.

Ama bu filmden kendinize bir hayat yapabilmek için, Paris’in o dönemlerini merak etmiş, o dönemlerle, o isimlerle ilgilenmiş bir hayat yaşamış olmanız gerekiyor bence.

Paris’in o dönemlerine ait hikayelerden bir şeyler katmışsanız daha önceden hayatınıza, bu film sizin hayatınızı zenginleştiriyor, hayalinizde yeni hayatlar kurma imkanı veriyor.

Katmamışsanız eğer sadece güzel bir film seyretmiş oluyorsunuz.

Hayat, hayatı çekiyor anlayacağınız.

Hayatınızda küçücük de olsa bir zenginlik varsa, bu film onu çoğaltıyor.

Ben şanslıydım yeni hayatlarla çıktım filmden. Bir yanım 1920’lerin Paris’inde yaşıyor şimdi... Ve yeni bir filme kadar orada kalacak gibi...