Gazetevatan.com » Yazarlar » New York’taki Beş Minare’den gördüklerim..

New York’taki Beş Minare’den gördüklerim..

06 Kasım 2010 Cumartesi


Geçtiğimiz Salı akşamı Mahsun Kırmızıgül‘ün “New York’ta Beş Minare” filminin galasına gittim.

Film galalarına pek gitmem. Tuhaf bir kalabalığı vardır oraların.

Çok süslü genç kadınlar, galaya gelmemiş asıl davetiye sahiplerinin yerine gelen dostları, kameralara demeç veren oyuncular, kendini itilmiş hisseden gazeteciler, şık ama şaşkın çiftler...

Sevmem o yüzden gitmeyi. Parçası olmak zordur o kalabalıkların.

Ama Mahsun “Sadece iki yüz kişi katılacak” deyince, içim rahat bir şekilde gittim.

Gerçekten de hiç alışılmadık bir kalabalık vardı.
Telaşsız, sohbet eden, ağırlıklı olarak gazetecilerin olduğu, oyuncular, yönetmenler...

Kameraların salonların bulunduğu üst kata çıkamaması çok iyi fikirdi. Öyle rahattı ki insanlar. Demeç vermek isteyen aşağıda gazetecilerle konuşuyor, sonra yukarıya çıkıyordu.
Kenan Tekdağ, Yılmaz Erdoğan, Ali Sürmeli, Muhsin Kızılkaya ile sohbet ettim.

Sinan Çetin’le rastlaştık bir ara. Bana “Kimseye söyleme” dediği bir sırrını verdi. Merak etmeyin filmle ilgili değil, okuduğu gazeteyle ilgili...

Mahsun’u hiç görmedim o kalabalığın içinde. Neredeyse hiç gözükmeden, hiç “Ben burdayım” diye bağırmadan misafirlerini ağırladı.

Bu galada misafirleri ezecek hiçbir şey olmadı.
Film; cemaat, polis teşkilatı, islami terör örgütleri üzerinden dini sorgularken, Bitlis’li bir gencin babasını kaybetme öyküsüyle birleşen kan davasını anlatıyor.
Fragmanda gördüğümde de çok etkilenmiştim. Ali Sürmeli’nin hocayı oynadığı, camide çekilmiş bir zikir sahnesi var ki, gerçekten çok çarpıcı.

Ardından Haluk Bilginer‘in tam da namaz kılarken evinin basılıp FBI tarafından tutuklandığı bir sahne geliyor.
Ağlayan karısını görüyoruz sonra, Gina Gershon... Hiç tanımıyorsanız Tom Cruise’un “Coctail” filminden anımsarsınız onu.

Haluk Bilginer’in olağanüstü oyunculuğunu nasıl anlatsam, bilmiyorum.Onu seyrederken büyüleniyorsunuz.
Mahsun Kırmızıgül’ün New York’ta çektiği hiçbir sahnede yapaylık yok.

“Bunu nasıl başardı?” diye düşündüm hatta film boyunca.
Çünkü aynı dili konuşmadığın, oyuncuların senden daha ünlü olduğu, çekim için gerekli izinleri alırken Türkler’in alışkın olduğu ‘tanıdıkla iş bitirme’ yöntemini uygulayamayacağın bir memlekettesin.

Amerikan filmlerinde görürsünüz, polislerin binayı sardığı ve tek sıra arka arkaya koşarak içeri girip merdivenlerden yukarı çıktıkları baskın sahneleri vardır ya, Mahsun onları büyük bir ustalıkla çekmiş.

Mahsun Kırmızıgül’ün çektiği sahnelere bayıldım.
Bunu Mahsun yerine “Beyaz Türk” bir yönetmen çekseydi... Sanırım üstat mertebesini çoktan vermiş, eteğini öpüyor olurduk.

Filmle ilgili eksik olduğunu ya da fazla olduğunu düşündüğünüz birçok şey söyleyebilirsiniz belki.
Ama Mahsun Kırmızıgül’ün Türk sinemasında, başka yönetmenlerin çok da kullanmaya cesaret edemediği bir çıtayı daha da yukarılara taşıdığını inkar edemezsiniz.
Dedemin öğrettiği, çok sevdiğim, onu okuyanların zaten bildiği bir ölçü vardır.

Beğenmek ve sevmek kavramlarının birbirinden farkı...
“Beğenmedim demek için bir gerekçe göstermen gerekir. Mozart’ı beğenmiyorum dersen adama gülerler. Karşındaki adamın yaptığı işi en az onun kadar iyi bilmen gerekir ki, beğenmedim diyebilesin. Ama sevmedim diyebilirsin. Sevmek duygularla ilgilidir” der.

New York’ta Beş Minare’de sevmediğim parçalar oldu.
Hikayenin bazı parçalarını biraz fazla uzamış, bazı oyunculukları yapay buldum. Diyaloglarda sorunlar olduğunu düşündüm.

Ama filmden çıktığımda aklımda kalan tek şey, Mahsun Kırmızıgül’ün yaptıklarına hayran olduğumdu.
Bana kalırsa siz hiçbirimizi dinlemeyin... Gidin ve filmi görün...

Sevip sevmediğinize kendiniz karar verin...

*****

ZAMANI ANLAMAK İÇİN MEVSİMLERE BAKMA, ÇİÇEKLERE BAK

“Sonbahar geliyor” diyordum anneme Ağustos biterken.
“Baksana ışıklar nasıl değişti! Sabah serinliği başladı. Sonbahar geliyor. Sarı, kızıl, kahverenginin mevsimi. Yağmurlar başlayacak, ardından sağanaklar olacak” diye söyleniyordum.

“Hava serinleyecek. Kazaklar çıkacak dolaptan. ‘Kaç sonbahar geçti?’ diye sayacak yine anneannem. Bir pişmanlık yakıverecek hepimizin içini. ‘Sonbaharları istediğim gibi yaşadım mı?’ diye düşüneceğiz. Sonbahar pişmanlıkları çoğaltıyor sanki, değil mi?”

“Ama ümitleri de...” dedi annem.
Mutfakta başbaşa kahve içip sohbet ettiğimizi unutmuş gibi, annemin sesiyle irkilmiştim.

Annem hiç aldırmamıştı bu tuhaflığıma ve konuşmaya devam etmişti:

“Bir süre daha sıcaklar devam eder, yaz bitmedi, hatta hiç bitmeyecek sanırsın merak etme. Ama sana tavsiyem, mevsimlere bakma, çiçeklere bak zamanı anlamak için. Geçen zaman canını yakmaz o zaman.”

Haklıymış...
Bu hafta güneş gerçekten sonbaharın bittiğini, kışın geldiğini bizden saklar gibiydi. Yazın sıcağını hissettiğim anlar bile oldu. Sonbaharın hüznünü değil, kışın kasvetini bile yok edecek kadar sıcaktı güneş.
Bol bol yürüyüş yaptım.

Bütün çiçekçi kadınların önünde uzun uzun durdum. Annemin o gün anlattıklarını düşündüm.

“Zamanı anlamak için çiçeklere bak” demişti annem. Baktım...
Haziranın sonuna doğru kır çiçekleri azalmaya başlar. Bir tek uzun saplı hüsnüyusuflar kalır ortada. Kişiliksiz ve kokusuzdurlar.

Yaz mevsimi hüsnüyusuflarla geçer.
Sonbaharda kasımpatılar çıkar ortaya. Mor, beyaz, sarı toplar, ıslak ve kekre kokularıyla çiçeklerin en has sepetlerine yerleşirler. Ama nedense kasımpatılarda alttan alta ölümü hatırlatan bir şeyler vardır, bana öyle gelir.
Kışa girerken çiçekler birden şenleniverir.

Minik çan biçimindeki yeşilimtrak sarı çiçekleri, acı yeşil yaprakları ve uzun saplarıyla fulyalar gelir.

Diri ve saldırgan kokularıyla aşka benzetirim ben onları. Sanki hiç bitmeyecek gibi kokarlar, insanın içine işlerler. Fulyalar annemin en sevdikleridir.

Fulyalardan sonra çiçeklerin en kaprislisi gözükür. Menekşeler...

Koyu mor yaprakları vardır. Yaldız sarardı babaannem bodur saplarına.

Esrarengiz bir halleri vardır menekşelerin. Tutsak düştüğü halde başını hep dik tutan bir kraliçe gibidirler.
Tam aşk çiçekleri değildir ama annemin zamanında sevgililer birbirlerine menekşe verirlermiş.
Bir de sepetlerde her zaman olanlar vardır... Güller.
“Gülleri severim ama kendimden bir şey bulmam onlarda. Güzeldirler” demişti annem o gün mutfakta, ben sonbahardan dertlenirken.
Zaman geçiyor...

Zaman çiçeklerle geçiyor...
Ben onların solacaklarını düşünerek üzülüyorum... Annem, onların yeniden açacaklarını düşünerek seviniyor.
Annemin öğüdünü dinleyeceğim...

*****

YOKSA “UN” KAFA MIYIZ

Bir kitapta şu cümleye rastlarsanız:
“Kitapçı bir dostum bana kitaplarla besinler arasında bir birleştirme çizgisi olduğunu öğretti. Kitapçılığı meslek olarak seçmeden önce Paris’te aşçılık yapmış.”
O kitabı alır ve okursunuz. Yani en azından ben alır ve okurum. Öyle de yaptım...

Filozoflar ın Karnı... Kitabın adı...
“İnsan yediği şeydir” düşüncesinden yola çıkan yazar, felsefecilerin düşüncelerini, sevdikleri yemekler üzerinden değerlendirmiş.

Acaba zihnimiz kadar midemiz de düşünür mü? Bugünlerde en sevdiğim soru bu...

Kant, Nietzsche, Marinetti, Sade hangi yemekleri severlerdi ve bu yemekler onları nasıl etkiledi?
Çiğ ahtapot yemeyi sevmese Diogenes uygarlığa düşman olur muydu?

Rousseau sürekli süt ürünleriyle beslenmese, azla yetinmeye bunca methiye düzer miydi? Kitabın arka kapağında yazan cümlelerden birkaçı...

Kitabın tercümesini çok sevdiğimi söyleyemesem de okuduğum şeyleri çok sevdim.
Rousseau demiş ki:

“İnsanların karakter özelliklerini yeğledikleri besinlere bakarak çıkarabiliriz. Fazla ot ve sebze yedikleri için İtalyanlar kadınsıdır, İngilizler et yiyicidir ve onların sarsılmaz erdemlerinde sert ve barbarlığı andıran bir taraf vardır. Esnek ve değişken Fransız, her türlü besini tüketir. Her karakterde olabilir.” Ona göre etçiller savaşçı, otçullar barışçılmış.

Kant gün içinde sadece öğle yemeği yiyormuş. Üç kap yemek, peynir ve tereyağ. Et yermiş ama asla av eti yemezmiş. Eti ağzından uzun uzun çiğner, sadece suyunu yutar, eti ağzından çıkarırmış. Her yemeğe hardal koyarmış. Taze morina balığına bayılırmış.

Nietzsche, “Ekmeği sofradan kaldırmak gerekir, öteki besinlerin tadını etkisizleştirir. O yüzden de her yemeğin parçası olur” dermiş.

Sartre “Ağız cinsel organdır” derken, kabuklu deniz ürünlerden tiksiniyormuş.

Diogenes “Doğal olanı yemek lazım” der, Sartresa “Yalnızca insan eliyle üretilmiş şey yenmeli” dermiş. Doğal olandan tiksinirmiş.

Bütün bu beslenme biçimleri filozofların düşündüklerini ve söylediklerini etkilemiş.

Tıpkı bizim beslenme biçimimizin de, bizim kim olduğumuzu belirlediği gibi...

Gerçekten ne yiyorsak o muyuz?

Eğer öyleyse, sadece tahıl ve kebap tüketen bir toplumun karakteri nasıl bir şeydir ?
Arabesk bir kavgacılık ve gözyaşlarıyla dolu bir komedi mi?