Gazetevatan.com » Yazarlar » ‘Amerikan rüyası’ balonu

‘Amerikan rüyası’ balonu

15 Temmuz 2016 Cuma


Amerika, herkesin düşlediği gibi ‘mucizelerin’ ülkesi değil! Göçmenlere, işçi sınıfa, farklı renklere ya da tercihlere anında kucak açmıyor. Sarıp, sarmalamıyor. Bunu Amerikalıların ta kendisini anlatıyor.

 
 
Amerikalı aktör ve belgeselci Michael Moore, ‘Where to Invade Next’ (Şimdi Nereyi İşgal Edelim?) belgeselinde büyük ‘Amerikan rüyası’ balonunun peşine düşüyor. Belgesel, ‘Benim Cici Silahım’ ile 2002 yılında Oscar kazanan belgeselcinin Pentagon’dan çağrılmasıyla başlıyor. 2. Dünya Savaşı’ndan beri sürekli savaş kaybeden ve ülkeyi daha kötü bir hale getiren devlet için Moore, farklı bir savaş taktiği öneriyor. Tavsiyeye göre; Moore, Avrupa’ya gidecek ve en iyi uygulanan fikirleri bulup, işgal edip Amerika’ya getirecek.

Ücretli tatil de ne?

Moore’un ilk durağı İtalya… Bir çift ile sohbet eden Moore, İtalyanların yılda 8 hafta ücretli izinleri, ayrıca resmi tatilleri, evlendikleri zaman 15 gün izinleri olduğunu, her öğlen 2 saat eve yemeğe gittiklerini öğreniyor. Konuştuğu herkes eğer dinlenemezlerse verimli çalışmanın olamayacağını anlatıyor. Patronlar dahi, “Eğer ben tatil yapıp stres atabiliyorsam çalışanlar da yapabilmeli ve biz birlikte mutlu çalışabilmeliyiz” diyor. Amerika’da ücretli izin: Sıfır. Sendikalıysanız belki 1-2 hafta koparabiliyorsunuz.

İkinci durak Fransa… Bir ilkokulu ziyaret eden Moore, yemekhanede çocuklarla yemek yiyor. Öğreniyor ki Fransa’da çocuklar yemek kültürünü okulda ediniyor. Ne yemesi gerektiğini, nasıl yemesi gerektiğini… Kolayı tatmamış çocuklarla tanışıyor. Amerika’da bir öğrencinin yediği yemeklerin resmini okulun aşçısına gösterdiğinde aşçıdan “Zavallı çocuklar” sözcüklerini duyuyor. Ayrıca bedava sağlık ve eğitim sistemi Moore’u kendinden geçiriyor.

 

Ödev yok, eğlenmek var

Üçüncü durak eğitim sisteminin en iyi olduğu yer Finlandiya… Ödevin ve çoktan seçmeli sınavın olmadığı ülkede herkes koşa koşa okula gidiyor ve eğlenerek derslerinde başarılı oluyor. Hiçbir okulun diğerinden daha iyi olmadığını bu yüzden velilerin okul seçmediğini öğreniyor. Dördüncü durak Slovenya’da ise tüm okullar yabancılar da dahil herkese ücretsiz. Amerika’da ise okullar binlerce dolar olduğu için öğrenciler okulunu büyük bir borç batağında bitiriyor. Hem de daha kötü bir eğitim sistemiyle. Bir sonraki durak Almanya’da işçilerle görüşen Moore, çalışma şartları karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. Havadar fabrikalar, dinlenme salonları, ikinci üçüncü işe ihtiyaç duymayan orta sınıf… Haftalarca spa merkezinde maaşlı bir şekilde dinlenme tatilleri… En önemlisi, atalarının yaptıkları kötülükleri bilerek yetişen nesil aynı hataları yapmak istemiyor. Peki Amerika? Kötü şartlarda yaşayan işçi sınıfı ve ırkçılığın başkenti olmasına rağmen büyük inkar…

Rüyadan uyanma vakti

Portekiz’de uyuşturucu maddelerin serbestliği kullanım oranını azaltıyor, hapse düşen insanların onurunun kırılmaması suç oranını düşürüyor. Tunus’un devrimi, İzlanda’nın kadınlarla kalkınan ekonomisi, Norveç’in entelektüel mahkumları… Saymakla bitmeyen bu iyi özelliklerin hepsini Amerika ile karşılaştıran Moore, aslında büyük bir balona iğneyi saplamış oluyor. Hepimizi rüyadan uyandırıyor ve “Üstüne para da verseniz Amerika’da yaşamam” çığlıklarına yer verip ülkesinin bir an önce kendisine gelmesini, bu gücün kendilerinde var olduğunu söylüyor. Büyük bir iç hesaplaşmayı izlediğimiz belgesel, izleyen herkesi sarsacak etkiye sahip. Bazı cümleler üzerine saatlerce, günlerce düşünmek mümkün. Evet Amerika’da yaşamıyoruz ama birçoğu bizim için de geçerli. Peki şimdi biz ne yapmalıyız? Ülkemizi nasıl daha iyi yaşanabilir bir yere çevirebiliriz? Bunun sorgusunu yapmalıyız.