Gazetevatan.com » Yazarlar » Başı sonu belli klişeler yumağı

Başı sonu belli klişeler yumağı

13 Mayıs 2016 Cuma

Bu hafta vizyona giren ‘Dehşet Treni’ (Howl), beklentilerinizi çok da yüksek tutmadan izlemeniz gereken bir yapım. Bütün korku film klişelerini barındıran filmin amacını anlamak hayli zor.


 
Genellikle filmlerde makyaj efekt uzmanı olarak çalışan Paul Hyett’in ikinci yönetmenlik denemesi olan film, İngiltere’de şehirlerarası trende bilet sorumlusu olarak çalışan Joe’nun (Edward Speleers) ne kadar mutsuz bir hayat yaşadığını göstermesiyle başlıyor. Bir umut yaşama tutunmak için başvurduğu terfi de olumsuz sonuçlanınca iyice hayal kırıklığına uğruyor. Üstüne üstlük görev ona acı çektirmekten hoşlanan birine verilince yorucu bir günün sonunda tekrar çalışmak için trene dönmek zorunda kalıyor. Ancak bu görevi kabul etmesinde, hoşlandığı kız Ellen’in de (Holly Weston) o akşam trende hostes olarak görevli olması etkili oluyor. 
 
 
ÖLMEYE HAZIR BİR GRUP YOLCU
 
Bir şişman, bir yaşlı karı-koca, çok konuşan bir tiki kız, bir iş kadını, bir çapkın, bir kitap kurdu öğrenci, bir yakışıklı genç mühendis, makinist ve Joe ile Ellen’in içinde bulunduğu tren bir hayvana çarparak ormanın ortasında duruyor. Ne olduğunu anlamak için aşağı inen makinistin ortadan kaybolmasıyla panikleyen yolcular, Joe’nun, “Trenden çıkmamalıyız” uyarılarına rağmen diğer istasyona kadar yürümeye karar veriyorlar. “Cep telefonlarıyla ya da telsizle neden merkeze haber vermiyorlar?” diyorsanız, telefonlar çekmiyor. Zorla da olsa ulaştıklarında ise yolun kapalı olduğunu ancak dört saat sonra yardım edilebileceği bilgisini alıyorlar. Yani o gece her şey bu trendekilere karşı birleşmiş gibi…
 
 
SENARYOYU SİZ DE YAZABİLİRSİNİZ!
 
Diğer istasyona ulaşmak için yürümeye başlayan grup, neyse ki trenden çok uzaklaşmadan makinistin kaybolma nedenini öğreniyorlar. Dolunayın da etkisiyle ortaya çıkan kurt adamlar kendilerini tanıtmakta geç kalmıyor. Tam bu noktaya kadar filmden hala umudum varken birkaç dakika daha izledikten sonra bütün umutlarımı kaybettim desem yeridir. Korku filmlerinin belli bir izleyicisinin olduğunu, en kötü filme dahi masrafını çıkartacak ve biraz da kar edecek kadar para kazandırdığını da az çok biliyorum. Ama seyirciye bu kadar da işkence edilmemesi taraftarıyım. Filmin türüne baktığımızda; korku… Fakat hiçbir korku hissi yaşamadığım gibi bir korku filminde olan bütün klişe sahneleri kötü bir şekilde yansıtarak bir süre sonra duygusuzlaşmanıza neden oluyor. Tepkisiz bir şekilde bu dakikaların sonlanmasını bekliyorsunuz. 
 
Öncelikle karakterler, artık herkesin bir korku filminde sayabileceği karakterler. Kimlerin hangi sırayla öleceğini, başlarına neler geleceğini eminim birkaç korku filmi izleyen herkes rahatlıkla tahmin edebilir. Hatta oturup böyle bir senaryoyu rahatlıkla yazabilirsiniz de... Bir tren var, bir anda duruyor, dolunay var ve kurt adamlar saldırıyor... İşte bu kadar!   
 
AMAÇ, DALGA GEÇMEK Mİ?
 
Adrien Brody’nin başrolünü üstlendiği ve geçtiğimiz 15 Nisan’da vizyona giren ‘Ölüm Treni’ de birçok klişeyi barındırmasına rağmen, oyunculukları ve dramatik öğeleriyle kendini izlettiriyordu. Hem korkutuyor hem de üzülmemize neden oluyordu. Yani bir duygusu vardı. Ancak burada oyuncuların hiçbiriyle bir bağ kuramıyorsunuz. Diyaloglar, zorunlu ezber kelimelerden oluştuğu için belki de onlara da pek yapacak bir şey kalmıyor. Kurt adamlar deseniz berbat bir kostüm içinde hiçbir inandırıcılığı yok. O tren, yıllardır her gün oradan defalarca geçmesine rağmen neden sadece o gün bu olay yaşanıyor, bunun da cevabı yok.  
 
 
Yönetmen ya da senaristlerin (Mark Huckerby ve Nick Ostler), film için “Evet muhteşem, farklı bir iş çıkardık” dediklerini sanmıyorum. Peki o zaman bunu neden yaptılar? Bu kadar bilinen klişeleri neden bu kadar kötü bir şekilde kullandılar? Akla ilk gelen cevap; bunlarla dalga geçmek için! Bu tür filmlere gönderme yapmak için olabilir. Buna örnek olarak 2005 yapımı ‘Mumya Evi’ filmini gösterebiliriz. Fakat Dehşet Treni’nde aradaki denge sağlanamadığı için amaç da tam olarak anlaşılamıyor.