Gazetevatan.com » Yazarlar » ‘Camelot’un Jackie’si!

‘Camelot’un Jackie’si!

20 Ocak 2017 Cuma

Şilili yönetmen Pablo Larrain, hayallerdeki dünya ‘Camelot’ ile anılan ABD’nin 35. Başkanı John F. Kennedy’ye yapılan suikast ve sonrasında yaşananları eşi Jacqueline Kennedy, kısa adıyla ‘Jackie’nin tarafından anlatıyor. Hem bir First Lady, bir anne, aşık bir kadın hem de moda ikonu olan Jackie’nin yaraları sizin de canınızı yakıyor


Jackie, belki de gelmiş geçmiş en popüler First Lady’lerden biriydi. Giydiği her kıyafet, taktığı her takı merak ediliyordu. Duruşu, parmaklarını yavaşca hareket ettirmesi, saç modeli ve makyajı taklit ediliyordu. O kadar şöhretli, güzel ve güçlüydü ki birçokları için bir peri masalı yaşıyordu. Acaba gerçek öyle miydi? Yaşadığı onca acıyı saklamayı başaran, eşinin yanında dimdik ayakta duran bu kadın kendi deyimiyle “ipin ucunu bir yerde kaçırmıştı”. “Neyin gerçek neyin performans olduğunu” bile artık bilemiyordu. Kameralara her an gülümsemeli, Beyaz Saray’ın, başkanlığın itibarını zedeleyecek bir şey yapmamalıydı. O bir First Lady idi... Her zaman örnek olmalı ve ülkesine yakışacak şekilde davranmalıydı. Kocası, ikisini kaybettiği dört çocuğunun babası kollarında can verdiğinde, 34 yaşında iki çocuğuyla yalnız kaldığında bile!

‘Unutulmasına izin vermeyin’

ABD’nin 35. Başkanı John F. Kennedy (JFK) (Caspar Phillipson), başkanlığının henüz 2. yılında, 22 Kasım 1963’te Dallas’ta suikaste kurban gittiğinde 46 yaşındaydı. Yanında eşi Jacqueline Kennedy (Jackie) (Natalie Portman) vardı.

Dünyayı şoka uğratan suikast anını ve sonraki birkaç günü, Jackie tarafından anlatan ‘Jackie’ filminin yönetmen koltuğunda Şilili yönetmen Pablo Larrain oturuyor. Larrain, böylesine dramatik bir yapımda ağlatmıyor. Yumruyu boğazınızda bırakıyor. Öyle bir kadının hayatına, siyasette yaşanan iki yüzlülüğe, fırsat kollayıcılara, koltukta oturanın değerli olduğu hayata şahit ediyor ki sizi, oturduğunuz yerde rahatsız olmamanız mümkün değil.  

“...onun unutulmasına izin vermeyin. Kısa bir an için parlayan bir nokta vardı... Adı Camelot’tu!” Bu sözler, JFK’nin çok sevdiği ve neredeyse onun adıyla özdeşleşen Camelot müzikalinden... Filmde sıkça yer alıyor. Camelot, Kral Arthur efsanesinde adı geçen bir kale. Hukuk ve adaletin olduğu bu kale altın bir şehir aslında. Yani hayallerdeki dünya! Belki de JFK, bu altın şehri kurmaya çalıştığı için öldürülmüştü. Hiçbir zaman tam nedeni bulunamadı. Ancak bir gerçek vardı, Jackie’nin üzeri kanlar içinde fısıldadığı gibi: “Artık bir Camelot olmayacak, başka Camelot yok!

Ardından son bakış

Jackie’yi canlandıran Oscar ödüllü Natalie Portman, tam da kendinden beklenen bir oyunculukla büyülüyor. Kıyafetleri ve saçlarıyla benzemesi bir tarafa; sesini kullanışı, duruşu, bakışı, aksanı ile tamamen Jackie olabilmesi ayakta alkışlanacak cinsten. Eşini, onu her zaman hatırlatacak şekilde uğurlamaya çalıştığı, tabutun arkasından dünyanın dört bir tarafından devlet adamları ile birlikte siyahlar içinde yürüdüğü sahneler tüyleri diken diken ediyor. Bu yıl Oscar’ın en kuvvetli adaylarından olacağı kesin. 

Noah Oppenheim’in senaryosunu yazdığı, kurgusunu Sebastian Sepulveda’nın, görüntü yönetmenliğini ise Stephane Fontaine’nin üstlendiği film, ilk dakikadan itibaren kendi içine çeken bir yapıya sahip. Filme emek veren herkesin aynı görüntüyü gözünde canlandırarak hareket ettiğini söyleyebilirim. Her açıdan mükemmel bir bütünlük var. Özellikle, Jackie’nin Life dergisine röportaj verdiği sırada başlayan filmde, bir suikast anına bir sonraki günlerde yaşadıklarına yapılan geçişler çok iyi. Akış hiç rahatsız etmiyor. Duygudan hiç çıkmıyor ve filmden kopmuyorsunuz.