'Meclis'ten çıkarken kelepçe taktıklarında başımdan aşağı kaynar su döküldü'

Şule TÜRKER |  03 Şubat 2006 Cuma - 11:04 | Son Güncelleme : 03 02 2006 - 11:04

"Garnizona gidince" diyorum, "bir komutan çıkar karşıma, özür dilerler, çıkarırlar kelepçeyi..." İlk kez ihtilalin ne olduğunu anlamaya başladım. İdama giden bir adammış gibi hayatım önümden geçiyordu


Özel hayatı yakın çevresindekiler dışında pek bilinmeyen, bu yüzden de medyada yer almayan
NUROL Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nurettin Çarmıklı anılarını "Babama Söz Verdim" adlı bir kitapta topladı. İşadamı, Mamak Cezaevi'nde yatmasına da neden olan Ayaş Tüneli Projesi'ni de detaylarıyla anlattı, îşte proje için "30 yıl önce işe başladığımızda tığ gibi delikanlıydım, tünelin bittiğini görmeye ömrüm yetecek mi bilmiyorum" diyen Çarmıklı'nın kaleminden cezaevine gidişin öyküsü...

Ayaş Tüneli Türkiye'nin en büyük ihalesiydi
Yıl 1976. Dünyanın en uzun 6. demiryolu tüneli olarak projelendirilen Ayaş Tüneli'ni taahhüt altına aldık. Tünel için açılan ihale o zaman Türkiye'nin en büyük ihayesiydi ve 800 küsur milyona bizde kaldı. O zamana kadar Türkiye'de kimse yanlardan girmeden 10.5 km. uzunluğunda tek boy bir tünel açmamış. Bu yüzden tecrübeli bir firma ve bu işi yapacak makina yok. 3 Avusturyalı mühendisi Türkiye'ye getirdik. Makinaları aldım. Bunlar Türkiye'de ilk kez yapılan şeylerdi.

1979 yılında bir kararname çıkarılmıştı, burada Ayaş Tüneli zammı açıkça belirtiliyordu. Ecevit hükümetinin bakanlarından Tuncay Mataracı, ihtilalden sonra tutuklanınca sanıyorum AP'den de birilerini alıp dengeyi sağlayalım mantığı hakim oldu. Böylece AP'nin Bayındırlık Bakanı Selahattin Kılıç dosyasını açtılar. "Nurettin Çarmıklı'ya özel kararname çıkartılmış, ona özel zamlar verilmiş" iddiasını attılar.

Şöförlere hamiline çekler yazardık
Beni de soruşturmaya aldılar. 1979'da Ecevit hükümeti sırasında pek çok şeyin sıkıntısı çekilmeye başlanmıştı. Akaryakıt temin edebilmek için şoförleri Gerede'ye hatta daha da ileriye kadar gönderdik. Ceplerine para koyar, 300-500 fazladan para verip akaryakıt temin ederdik. Bunu yapmasak işler duracak. Aldığımız yakıtlar karşılığında da hamiline diye çekler yazardık.

Genel müdüre verdiğim borcu rüşvet saydılar
O günlerde Bayındırlık Bakanlığı Demiryolları Liman ve Havalimanları Genel Müdürlüğü'nden emekli olmuş bir tanıdığım zorda kalmış, benden ricada bulundu. Bir araba alacak, 500 lira eksiği var. O sıralar, gazeteler araba için kampanyalar düzenliyordu. Suat Taftalı Bey'e de Hürriyet'ten araba çıkmış, onun ödemesini yapmak için benden borç istedi. Devletin bir genel müdürü. Emekli olmuş, bir araba alamıyor. Ben Suat Bey'e o parayı hiç düşünmeden verdim. Çeki de hamiline kestim, îş, "Nurettin Çarmıklı rüşvet verdi" şekline dönüştü. Bu benim çok ağırıma gitti.

Askerler alakasız sorular sordu
Bizimle ilgili soruşturma, askeri hakimler tarafından Meclis'te yapılıyordu. Beni Meclis'e çağırdılar. Orada askeri hakimlerin karşısına çıktık. O sorgular sırasında ilginç bir tavrı vardı askerlerin. Sürekli alakasız alakasız sorular soruyorlar, giyim kuşamımı sorguluyorlardı. "Sırtındaki elbise nereden?" diyorlar, "Avrupa'dan" diyorum. "Ayağındaki ayakkabı nereden?", 'Avrupa'dan". "Allah Allah... Biz burada birçok şeyi bulamıyoruz. Siz Avrupa'dan giyiniyorsunuz". Bu tarz bir sorgu oluyordu.

Sonra "Sen çek vermişsin, hamiline çek vermişsin" dediler. O zamanlar bazı lüks mallar, ev eşyaları Türkiye'de bulunmuyor. Yurtdışında belli bir süre kalan devlet görevlileri, yurda dönüşlerinde bu eşyaları getirip, satıyorlar... Bizim hanım da böyle yurtdışından dönen bir subaydan birkaç kez eşya almıştı. Bana Suat Taftalı'nın kız kardeşinde çıkan çeki sorup duruyorlar. Sonunda dedim ki, "Bizim hanım, çeki ev eşyaları aldığı subayın hanımına verdi. Çek de oradan bir yerlere gitmiş olabilir. Yakıt almak için verdiğimiz çeklerden biri gitmiş olabilir."

Hapse girdiğim yıl vergi şampiyonuydum
O yıl vergi şampiyonu olmuştum. 100. yıl işadamı seçilmiştim. Atatürk Orman Çiftliği'ndeki 'Atatürk Evi'ni" yaptırmıştım. Selanik'teki evin birebir aynısını burada yapmıştık. Birkaç gün sonra evin açılışı olacaktı. Birkaç günlüğüne yurtdışına gideceğim, sonra gelip bu açılış törenine katılacağım.

Bu koşullarda soruşturmalara gidip geliyorum, son derece rahatım. Olumsuz birşey çıkacağı aklımın ucundan bile geçmiyor.

Tutuklanmayı filan hiç konduramıyorum Meclis'ten çıkarken bir astsubay geldi, "Haydi" dedi, "Sizi Garnizon Komutanlığı'na götüreceğiz." İşte ilk kez o zaman içime bir kuşku düştü. Akşam olmuş, bu saatten sonra ne olabilir.

İçimden, "Nurettin" diyorum, "Bu saatte Garnizon Komutanlığı'na gitmek pek hayra alamet değil." Ama yine de tutuklanmayı falan hiç konduramıyorum. "Herhalde" diyorum, "Orada da yapılacak bir işlem var. Fazla sürmez, bırakırlar giderim eve." O günün tarihini hiç unutmuyorum: 20 Ekim 1981

Haydut gibi, hırsız gibi... Kahrediyor, utanıyorum
Meclis'ten çıkarken bana kelepçe taktıklarında başımdan aşağı kaynar sular döküldü, şok oldum. Kendimi kelepçelenmiş, öyle haydut gibi, hırsız gibi, terörist gibi düşünmek kahrediyor, utanıyorum. Artık konuşacağım, derdimi anlatacağım kimse de kalmadı etrafta. Askerler ve ben. Yıkıldım. Aklıma kötü kötü düşünceler geliyor ama kovuyorum. "Garnizona gidince" diyorum, "bir komutan çıkar karşıma, konuşurum. Özür dilerler, çıkarırlar kelepçeyi. Eve kadar götürürler beni." Düşünmeye çalışıyorum ama koşullar da gittikçe kötüleşiyor. O zaman ilk kez ihtilalin ne olduğunu anlamaya başladım. Ellerim kelepçeli garnizona doğru giderken sanki idama giden bir adammış gibi bütün hayatını gözlerimin önünden geçiyordu.

Karmaşık düşünceler içinde ve moral olarak çökmüş bir şekilde geldim Garnizon Komutanlığı'na. Beni koydukları odada sedye gibi bir şey vardı. Bir astsubay geldi. O sedyeyi gösterdi, "Burada yatarsın" dedi. Kafa konulacak yerde kirli bir yastık. Normal zamanda o yastığı görsem midem kalkar. Ama o anda ne sedyeyi ne de kirli yastığı düşünecek halde değilim. Bütün umudum rütbeli birini görüp, derdimi anlatmak. Nedense ortalıkta rütbeli kimse de yok. Karşımdaki en rütbeli kişi, bana sedyeyi gösterip, "burada yatarsın" diyen astsubay.

Albayın ilk cevabı: Eşşoğlu eşşek Astsubay'a dedim ki, "Ne olur, izin verin bir telefon açayım. Evdekilerin haberi yok. Hiç değilse burada olduğumu haber vereyim, merak etmesinler." Astsubay "Ben o konuda bir şey yapamam" dedi. "Elimden bir şey gelmez, komutan var, onunla konuşun, belki o izin verir" dedi. Komutan bir albay. Koridorda bir aşağı bir yukarı yürüyor. Önündeki, yakasındaki düğmeler açık, volta atıyor. Kapıdan kafamı uzatıp, "Albayım" dedim. Durdu, bana şöyle tepeden baktı. Beni kötü kötü süzdü. Cesaretimi toplayıp, "Sizden bir ricam var. Müsaade ederseniz eve haber vereyim." Albayın cevabı benim için bir başka şok oldu: "Git oradan eşşoğlu essek. Hilton'da yattığını mı sanıyorsun." Başka birşey demeden çekip gitti. İşte asıl o zaman başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Anladım ki, Atatürk Evi'ni yaptırmamızın, vergi şampiyonluğumuzun, işadamlığımızın burada bize bir faydası yok.

Sabahı nasıl ettiğimi bilmiyorum. Sabaha kadar uyumadım. Meğer o ana kadar yaşadıklarım hiçbir şey değilmiş. Asıl karabasan beni Mamak'ta bekliyormuş. Bunu ertesi gün anladım.

30 yıl önce tünel işinde tığ gibi bîr delikanlıydım
Ayaş Tüneli aradan yaklaşık 30 yıl geçmesine karşın hâlâ bitirilmiş değil. Tam bir yılan hikayesine dönüştü ve zaman zaman şirketimizin imajını zedeleyen haberlere de malzeme oldu. Oysa Ayaş Tüneli'nin bitmemesinin bizimle hiçbir ilgisi yok. O önemli proje politik nedenlerle ve siyasi kararlar sonucu bu noktaya geldi. Proje hâlâ elimizde. Ama ne bitirilmesine izin veriliyor ne de projeyi bizden alıyorlar. 30 sene evvel o tünel işine başladığımızda ben tığ gibi delikanlıydım.

ETİKETLER

0