Gazetevatan.com » Yazarlar » Babama benim melezlere aşık olduğumu söylemeyin... O beni sadece Türk olarak biliyor...

Babama benim melezlere aşık olduğumu söylemeyin... O beni sadece Türk olarak biliyor...

07 Eylül 2016 Çarşamba


“Gazeteci”; hayatının büyük aşklarından biri olan genç kadını ilk gördüğümde çarpıcı güzelliğinden çok etkilendi...

O güne kadar hiç böylesine bir “güzellik” gördüğünü hatırlamıyordu...

***

Onu tanımlayacak bir sıfat, güzelliğindeki aurayı anlamlandırabilecek sihirli bir sözcük arıyordu...

***

Atina’da konuşmaya ve çıkmaya başladıktan bir süre sonra; genç kadının “melez bir genetikten geldiğini” fark ediyordu...

***

Dünyadaki insanların hemen hiç birisinin “ari ırkların”, farklı etnisite, mezhep, din ile karışmamış saf kan üyeleri olmadığının bilincindeydi...

***

Ancak genç kadının, ebeveyn düzeyinde hem din hem etnisite olarak “melez” kimlik taşıması; “kimliğindeki melezliğe tavan yaptırdığını” fark ediyordu...

- “Senin güzelliğin melez bir güzellik...” dedi ona...

Güldü güzel melez kız söylediklerine...

*****

YOUSEF BEİDAS’IN “MELEZ” HAYATI...

Genç ve güzel kadının; “afet” ölçülerindeki güzelliğinin; insanı etkileyen çekiciliğinin “melez” gerçekliği; ona Kolej yıllarımda lisede okuduğu bir romanı hatırlattı...

***

“Cemil” isimli romanın kahramanı “Cemil”; “Beyrut’lu Hristiyan Arap bir baba ile Fransız katolik anneden olma”, her dile her dine ve her kültüre; aynı aidiyetin parçasıymışcasına kolay adapte olabilen bir karakterdi...

***

İngiltere’de yatılı bir İngiliz okulunda okurken; onu; “Eyrap (Arap)” diye küçümsemeye çalışan arkadaşlarına karşı, sakin davranabilmek için pantolon cebinde taşıdığı ve böyle anlarda dokunarak kendisini yatıştırdığı bir tespihi bulunuyordu Cemil’in; nam-ı yani Yousef Beidas’ın...         

***

Romandaki “Cemil”; dünyanın belli başlı tüm megapollerinde; Newyork’ta bir Newyork’lu, Londra’da bir Londra’lı, Paris’te bir Paris’li gibi davranıyor ve yaşıyordu...

***

Memleketi ise; o günlerde Hristiyan, Müslüman, Musevi, Arap; Ermeni ve nice etnisitenin yaşadığı dünyanın “en melez şehri” Beyrut’tu...

***

O tarihlerde bir Beyrut’lu, hangi etnisite ve dinle doğarsa doğsun, doğal bir “melez” olarak dünyaya geliyordu...

Bir zamanların İstanbul’u gibi...

***

Cemil karakterinin Beyrut’lu dahi bankacı; “Filistin’deki dahi” diye bilinen Yousef Beidas olduğunu daha sonraları öğreniyorum...

***

Arapça adıyla Yousef Beidas; annesinin Fransız’lığı hesaba katılırsa Joseph Beidas; “Filistinli dahi” olarak ün yapıyordu bankacılık ve finans sektöründe...

O Beyrut’lu bir “lövanten”di...

***

Cemil kitabını okurken; “bir melez”in, dünyanın “kendisini saf kan zanneden ırkları karşısında ne kadar üstün olabileceğini, her şeye nasıl tepeden, kuş bakışı bakabileceğini; her kültürü bilirken, her kültürün nasıl ötesine taşabileceğini” fark ediyordu “Gazeteci...”

***

Kitap; çok zeki ve kurnaz olan Yousef Beidas’ın hayatını anlatırken, Beidas’ın atalarındaki Arap genetiğinden mütevellit Lövanten cesareti; kurnazlığı ve zekasını da anlatıyordu...

Ancak bu özellikler, fazlaca cüretle harmanlandığında bir süre sonra, kendisine karşı işlemeye başlıyor ve büyük bir çöküşe gidiyordu dahi işadamı...

***

Aklını başımdan alan güzel melez kızın çekiciliğine, ilk gençlik yıllarının unutulmaz romanı “Cemil” eklenince, hayatı “melez bir estetik” kazanıyordu Gazeteci’nin...

***

Saf ve ari ırk denilen safsatanın ve kültürün bir süre sonra ne kadar sıkıcı; ne kadar kendini tekrar eden monoton esanslı olduğunu fark ediyordu...

***

Melez olan her şey güzel oluyordu...

Heyecanlı oluyordu...

İniş ve çıkışlı oluyor, hayatın farklı renklerini kapsıyordu...

Tek kültüre, tek etnisiteye indirgenen bütün kültürler, insanlar, kadınlar, toplumlar; yaratıcılıktan uzak, sıkıcı, monoton ve kendini sürekli tekrar eden bir naturanın biteviye parçası oluyorlardı...

Gazeteci bunu fark ediyordu...

***

Amerika Birleşik Devletleri’ne ilk gittiği günlerde durumu tam kavrayamıyordu...

Ancak tecrübeli gidişlerinde; Amerikan ve “melez kültür”le ilgili yalın gerçek bütün çıplaklığıyla çarpıyordu yüzüne...

***

Amerika’nın; yaşlı Avrupa kıtasına göre, en temel gelişmişlik kıstası; yarattığı “melez kültürde” biçimleniyordu...

***

Herkesin sandığının aksine, siyahiyle beyazın, İtalyan’la, İrlanda’lının, Meksika’lıdaki İspanik karakter ile, Portekiz-Brezilya nüansının kombinasyonu; Amerika’yı; pozitif melez enerjisiyle beslenen; ilham boyutu yüksek bir toplum haline dönüştürüyordu...

***

Bu gerçeği; Amerika’dan sonra yaşlı Avrupa’nın; “melezleşmemiş; ari olduğunu tekrarlamaktan bıkmamış monoton etnik ve dini uygarlıklarına” gidenler hemen fark ediyorlardı...

***

Melez kültürler hayatı geliştiriyordu...

Zenginleştiriyor ve güzelleştiriyorlardı...

*****

İÇİNDEKİ “MELEZ”İ ORTAYA  ÇIKARTABİLMEK!..

“Gazeteci”nin babası; sadece “Türk kimliğiyle varolmanın”, hayatiyetine inanan bir kuşaktan ve kültürden geliyordu...

***

Türk olmanın karşısına Kürt olmak, Ermeni olmak, Rum olmak, Arap olmak, Musevi olmak, Fransız olmak, İngiliz olmak gibi realiteler çıkartılmaya çalışılıyordu, onların kültürel çatışmalarında...

***

Oysa, Gazeteci fark ediyordu ki konu “bir şey olmak” değildi...

Mesele “birçok şeyi aynı anda olmak, melez olmak; olabilmekti...”

***

Herkesin içinde, genetiğinde, atalarında, aile efradında “melezlik gerçeği” vardı...

Konu; içindeki “melez”i ortaya çıkartabilmekti...

***

İçindeki “melez” hayatın ve insanların en önemli gerçeğiydi...

İçindeki “melez” toplumsal koşullanmalar, ideolojik zorlamalar, kurulu düzenlerce şırıngalanan aldatmacalar sonucu; içinizden kopartılıp, uzaklaştırılıyordu...

***

Herkesin Ata yadigarı kökeninde, zengin bir etnik ya da dini yelpaze vardı...

***

Tek bir kültürden değil, yüzlerce kültürden oluşan insanlık vazosunun renkli bir mozaiği olduğunu, “etnik bir varlık değil, çok daha zengin bir olgu olarak insan” olduğunu hatırlatan şeyin adının içindeki melez...” olduğunu ancak fark ediyordu Gazeteci...

***

İnsanların “içindeki melez”, gün gelecek; dünyayı kurtaracaktı...

Bu bir tarafa yazılmalıydı...

Gazeteci böyle inanıyordu...

Böyle gelişecekti insanlığın uygarlık tarihi...

Tarih yazan gazeteciler bunu hissediyordu...