Gazetevatan.com » Yazarlar » Simyacı adayının karşısına çıkan genç kız...

Simyacı adayının karşısına çıkan genç kız...

03 Temmuz 2016 Pazar


Bu sırada bir genç kız göründü...

Siyah giysi giyinmemişti...

Omzunda bir testi taşıyordu ve başının çevresinde bir peçe vardı...

Ama yüzü açıktı...

Delikanlı; Simyacıya sormak üzere yanına yaklaştı...

***

O anda zaman durmuş gibi oldu... Sanki Evrenin Ruhu delikanlının önünde bütün gücüyle ortaya  gibiydi...

***

Kızın siyah gözlerini, gülümseme ile susma arasında karar veremeyen dudaklarını görünce, dünyanın konuştuğu ve yeryüzünün bütün yaratıklarının yürekleriyle anladıkları dilin, en temel ve en yüce bölümünü anladı delikanlı...

***

Aşk’tı bunun adı...

İnsanlardan da çölden de daha eskiydi...

Tıpkı kuyunun yanında bu iki bakışın buluşması benzeri, iki bakışın buluştuğu her yerde, her zaman aynı güçle ortaya çıkardı...

***

Genç kızın dudakları sonunda gülümsemeye karar verdi...

Bir işaretti bu...

Bütün ömrü boyunca bilmeden beklediği, kitaplarda, koyunların yanında, kristallerde ve çölün sessizliğinde aramış olduğu işaretti...

***

Evren’in Saf Dili’ydi bu...

Herhangi bir açıklamaya gereksinimi yoktu...

Çünkü Evren’in sonsuz zamanında yoluna devam etmek için, hiçbir açıklamaya gereksinimi yoktu...

***

Delikanlı o anda hayatının kadınının karşısında olduğunu ve kızın da hiçbir söze gereksinim duymadan bunu bildiğini biliyordu...

***

Büyükleri, biriyle evlenmeden önce ona kur yapmak, nişanlanmak, onu tanımak, para sahibi olmak gerektiğini söyleseler de, delikanlı; hayatının kadınının karşısında olduğundan emindi...

***

Bunun tersini söyleyenler, evrensel dilden habersiz kimselerdi...

Bu dili bilen biri, ister çölün ortasında, ister büyük kentlerin göbeğinde olsun, dünyada her zaman bir başkasını beklemekte olan biri bulunduğunu kolayca anlayabilirdi...

***

İki insan karşılaşınca, gözleri buluşunca, bütün geçmiş ve bütün gelecek artık bütün önemini yitirirdi...

***

Yalnızca o an vardı...

Gökkubbe alther şeyin aynı ‘El’ tarafından yazıldığı gerçeği vardı...

Bu inanılmaz bir gerçekti...

***

Aşk’ı yaratan, çalışan, dinlenen ve güneş ışığı altında hazineler arayan her kimse için sevilecek birini yaratmak El’in gerçeğiydi...

***

Böyle olmasaydı insan soyunun hayallerinin hiçbir anlamı olmazdı...

***

Ertesi gün; genç kızı beklemek için kuyuya gitti delikanlı...

Fatima su doldurmak için kuyuya geldi...

- ‘Sana tek bir şey söylemek için geldim...’ dedi...

- ‘Seni seviyorum...’

ŞANSSIZLIĞIN ŞANSA DÖNÜŞTÜĞÜ AN...

Genç kız testiyi taşırdı...

-“Seni her gün burada bekleyeceğim... Piramitlerin yakınında bulunan bir hazineyi aramak için bütün çölü geçtim...

***

Çıkan savaş benim için tam bir şanssızlıktı... Aynı savaş şimdi benim için bir şans... Çünkü burada senin yanında kalıyorum...”

“ALLAH; İKTİDAR SAVAŞINDA KİMİN YANINDADIR?..”

Bir aya yakındır vahadaydılar...

Kervan Başı bir gün herkesi toplantıya çağırdı... - ‘Savaşın ne zaman biteceğini bilmiyoruz...’ dedi...  -“Tekrar yola çıkmamız olanaksız... Savaş kuşkusuz daha uzun süre devam edecek... Belki de yıllarca...

***

İki taraf da cesur ve kahraman muhariplerle dolu... İki ordu da savaşmaktan gurur duyuyor...

***

Bu iyiler ile kötüler arasında bir savaş değil... Aynı iktidarı ele geçirmek isteyen güçler arasında bir savaş bu...  Böyle bir savaşta Allah iki tarafın da yanındadır...

“İNSAN SEVİNCE; NESNELER DAHA FAZLA ANLAM KAZANIR...”

‘Evrenin Dili’ni kavrıyorum...’ diye düşündü...

-’Bu dünyada her şeyin bir anlamı var... Atmacaların uçuşuna varıncaya kadar...’

***

Bir kadına duyduğu aşk için, içinde derin bir minnet hissetti...

‘İnsan sevince’ diye düşündü;

‘Nesneler daha çok anlam kazanıyor...’

***

Birden atmacaların biri, ötekine saldırmak için pike yaptı...

O anda delikanlının gözünün önünde ani ve kısa bir görüntü belirdi...

***

Silahlı bir birlik, elde kılıç Vaha’yı işgal ediyordu...

Görüntü hemen yok oldu...

Ama bıraktığı etki çok canlıydı...

***

Seraplardan söz edildiğini duymuş; birkaç serap görmüştü...

Çölün kumlarında somutlaşan arzulardı bunlar...

Ne var ki bir ordunun Vaha’yı ele geçirdiğini hiç görmek istememişti...

***

Bunları unutmak ve tekrar düşünmeye dalmak istedi...

Yeniden çöle ve taşlara yönelmek istedi...

Ama yüreğindeki bir şey rahat bırakmıyordu onu...

***

-‘Her zaman işaretleri izle...’ demişti Yaşlı Kral...

Fatima’yı düşündü...

Sonra gördüğü görüntüyü anımsadı...

Ve bu olayın gerçeklikten pek uzak olmadığını sezdi...

Bir kez daha nesnelerin çoğul dilini anlıyordu...

-‘Bir ordu yaklaşıyor...’ dedi...

-‘Bir görüntü gördüm...’

***

-‘Bizim burada kaç kuşaktır yaşadığımızı bildiği halde, Çöl böyle bir şeyi bir yabancıya neden söylesin?..’ dedi kabile reisi...

-‘Çünkü benim gözlerim, henüz çöle alışmadı, bu nedenle alışmış gözlerin göremeyeceği şeyleri ben görebilirim...’ diye cevap verdi...

***

‘Ayrıca ben Evren’in Ruhu’nun ne olduğunu biliyorum’ diye düşündü, ancak karşı tarafın buna inanmadığını bildiğinden sustu...

***

-‘’Vaha tarafsız bir yerdir... Hiç kimse saldırmaz bir Vaha’ya...’ dedi bir başka kabile reisi...

-‘Ben yalnızca gördüğümü söylüyorum... Bana inanmak istemiyorsanız, bir şey yapmazsınız...’

GAZETECİNİN ŞİFRELERİ GÖRMEYE BAŞLADIĞI AN...

On yıldır yüzlerini görmediği arkadaşları, yeni tanıştığı, öngörmediği bir ilişkiye dönüşen sevgilisiyle ilişkisi; çocuklarıyla ayakta tutmaya çalıştığı ailesiyle; zor günlerin içinden geçiyordu gazeteci...

***

Türkiye; büyük bir altüst oluş yaşıyor; hapisler, davalar, hesaplaşmalar gırla gidiyor; alışılmış düzen, bütün kalıplarıyla altüst oluyordu...

***

Beklenmedik saldırılar, birbiriyle bağlantısı yokmuş gibi yürütülen taarruzlar, suç duyuruları, üzerinden yıllar geçmiş olayların üzerinden yaratılan iftiralar, çarpıtmalar; geçmiş ilişkilerinde durup durup ortaya çıkan sanal hesaplaşmalar arasında; neyin ne olduğunu anlayamadığı bir ‘çöl’ün ortasında yapayalnız ve çaresiz hissediyordu kendisini gazeteci...

***

Hayat kendisini, inanılmaz biçimde zorluyordu...

Bildiği bütün ezberler boşa çıkıyor;

Hiçbir şey doğru düzgün anlamlandırılamıyordu...

***

Yaşadıklarının; hayatı boyunca, kendi arkasından çevrilen organize kumpasların ve pisliğin; ortaya serilmesini hazırlayan çok meşakkatli bir süreç olacağını o günlerde anlamıyordu...

***

Elli yıllık hayatında; başına örülen bütün çoraplar, kumpaslar, karanlık operasyonlar, önündeki altı yıl içinde adım adım gözlerinin önüne serilecekti...

***

Korkunç gerçekle karşı karşıya kaldığında, gözleri faltaşı gibi açılacak, ‘bunları nasıl göremedim’ diye için için hayıflanacaktı...

***

Görebilmesi için, Evren’in Dili’ni öğrenmesi, işaretleri okuyabilmesi, görünmez şeyleri gönül gözüyle görme becerisine kavuşması gerekiyordu...

***

Bir başka deyişle gerçek bir Simyacı eğitimi alması gerekiyordu...

Tanrı öyle istiyordu...