Gazetevatan.com » Yazarlar » Dünyanın tüm dillerinden daha etkili olan dil: ‘Coşku dili...’

Dünyanın tüm dillerinden daha etkili olan dil: ‘Coşku dili...’

02 Temmuz 2016 Cumartesi


Koyunlar Çoban Santiago’ya çok önemli bir şey öğretmişlerdi...

***

‘Yeryüzünde herkesin anladığı bir dil vardır’ ve kendisi kristal dükkanını geliştirirken bu dilden yararlanmıştı...

***

Bu ‘coşku’nun diliydi...

Arzu edilen ya da inanılan bir şeyi gerçekleştirmek için, sevgi ve tutkuyla yapılan girişimlerin diliydi...

***

Tanca kenti artık onun için yabancı bir kent değildi...

Burayı fethettiği gibi, bütün dünyayı fethedebileceğini hissetti...

***

‘Bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün evren işbirliği yapar...’ demişti yaşlı kral...

***

Koyunlarıma neden kavuşmak istediğimi çok iyi biliyordu...

Koyunları çoktandır tanıyordu...

İnsana fazla yük olmazlardı... Ve sevebilirdi onları...

***

Hazinesini ise çöl gizliyordu...

Ama çölü sevecek mi, sevemeyecek mi bunu bilmiyordu...

***

‘Hazineyi bulamayacak olursam yine yurduma dönebilirim...’ diye düşündü...

‘İşte hayat; ihtiyacım olan parayı bir anda verdi bana ve gereken zamanım da var...

Öyleyse neden olmasın?..’

***

O anda içinde müthiş bir rahatlama hissetti...

İstediği anda tekrar çobanlık yapabilirdi...

Canının çektiği anda kristal satıcısı olabilirdi...

***

Belki de dünya başka hazineler de gizliyordu...

Ama kendisi bir tek düş görmüş ve bir yaşlı krala rastlamıştı...

Bu da herkesin başına gelmezdi...

***

Kahveden çıkarken çok mutluydu...

Urim ile Tummim’i ellerine aldı... Yaşlı Kral’ın verdiği bu iki taş sayesinde, işte yeniden hazinenin izini sürüyordu...

***

‘Ben her zaman kendi Kişisel Menkıbesi’ni yaşayanların yanındayım’ demişti Yaşlı Kral...

***

Piramitlerin gerçekten de çok uzakta olup olmadıklarını öğrenmek için ambara kadar yürüse ne kaybederdi?..

“HAYATTA BÜTÜN RASTLANTILAR BİR İŞARETTİR...”

‘Hayatta her şey işarettir...’ dedi İngiliz; okumakta olduğu dergiyi kapatarak...

***

‘Evren herkesin anlayacağı bir dilde varolmuştur...

Ama insanlar unutmuştur bu dili...

***

Birçok şeyle birlikte bu Evrensel Dil’i arıyorum ben...

Bu yüzden buradayım... Çünkü bu Evrensel Dil’i bilen birini bulmam gerekiyor...

Bir Simyacı’yı...’

***

İşaretleri ‘talih’ gibi tanımlıyordu adam... ‘Becerebilsem ‘talih’ ve ‘rastlantı’ sözcükleri üzerinden büyük bir ansiklopedi yazardım...

Evrensel Dil bu sözcüklerle yazılır...’ dedi...

ÖNSEZİLER; İNSANLIK IRMAĞININ İÇİNDEKİ ORTAK BİLGİLERİN ADIDIR...

‘Önseziler’ derdi annesi ona sık sık... Önsezilerin; içinde bütün insan hayatlarının bir bütün oluşturacak şekilde birbirine bağlandığı hayat ırmağının evrensel akışına, ruhun yaptığı ani dalışlar olduğunu anlamaya başlamıştı...

***

Öyle ki her şey yazılı olduğu için her şeyi bilebilirdik...

‘Her şeyi temel kural yönlendiriyor...’ dedi...

Buna simyada; ‘Evrenin Ruhu’ adı verilir...

***

Bütün kalbimizle bir şeyi istediğimiz zaman, Evrenin Ruhu’na daha yakın oluruz...

Olumlu bir güçtür...

 
***

Bu, insanlara özgü bir ayrıcalık değildi... İster bir maden, ister bir bitki, ister bir hayvan ya da düşünce olsun, yeryüzünde bulunan her şeyin bir ruhu vardı...

***

Toprağın altında ve üzerinde bulunan her şey durmadan değişirdi...  Çünkü toprak canlıydı ve bir ruhu vardı...

***

Bizler de bu Ruh’un bir parçasıydık...

Onun bizim yararımıza çalıştığını pek bilmezdik...

***

Çölde ilerleyen kervanı gözlemledi...

Kervan ve çöl aynı dili konuşuyorlardı...

Çöl; kervanın ilerlemesine bu nedenle izin veriyordu...

***

Kendisiyle kusursuz bir eş uyum içinde olup olmadığını anlamak için, kervanın her adımını hissediyordu... Durum uyumluysa, kervan vahaya ulaşacaktı...

***

Ama içlerinden biri, ne kadar cesur olursa olsun, bu dili anlamayacak olursa daha ilk günden ölürdü...

EVREN’İN RUHUNU ANLAYANLAR; NESNELERİN DİLİNİ ANLARLAR...

Evrenin bir ruhu olduğunu ve bu ruhu anlayan kimsenin; nesnelerin dilini anlayacağını öğrendi...

***

O andan sonra, delikanlının simyaya olan ilgisi iyice büyüdü...

Biraz sabırla her şeyi altına dönüştürebileceğini düşünüyordu...

***

Bunu başarmış olan insanların yaşam öykülerini okudu...

Helvetius, Elias, Fulcanelli, Geber...

Büyüleyici öykülerdi bunlar...

***

Hepsi kendi Kişisel Menkıbeleri’ni sonuna kadar yaşıyorlardı... Yolculuklar yapıyorlar; bilginlerle buluşuyorlar, inançsızların gözlerinin önünde mucizeler yaratıyorlardı...

***

Birçok simyacının kendi Kişisel Menkıbe’sini yaşadığını ve sonunda Evrenin Ruhu’nu, Felsefe Taşı’nı, Ebedi Hayat İksiri’ni keşfettiklerini öğrendi...

***

Delikanlı çölün sessiz enginliğinde, hayvanların yürürken kaldırdıkları kumu seyretmeye koyuldu...

***

‘Herkesin kendine göre bir öğrenme tarzı var...’ diye tekrarladı kendi kendine...

***

‘Onun öğrenme tarzı, benim öğrenme tarzım değil... Ama o da ben de kendi Kişisel Menkıbe’mizi arıyoruz; bu yüzden ona saygı duyuyorum...’

HAYAT YAŞADIĞIN ANDIR...

‘Yaşıyorum...’ dedi deveci delikanlıya, ay ve kamp ateşi olmayan bir gece hurma yerken birlikte...

***

‘Bir şey yerken, yemekten başka bir şey düşünmem...  Yürüdüğüm zaman da yürüyeceğim hepsi bu...

Savaşmak zorunda kalırsam, ölüm şu gün ya da bugün gelmiş vız gelir tırıs gider... ben ne geçmişte ne gelecekte yaşıyorum...

***

Benim sadece ‘şimdim’ var ve beni sadece o ilgilendirir...

Her zaman şimdide yaşamayı başarabilirsen mutlu bir insan olursun...

***

Çölde hayat olduğunu, gökyüzünde yıldızlar olduğunu, insan hayatının özünde bulunduğu için kabile muhariplerinin savaştığını anlayacaksın...

***

O zaman hayat bir bayram, bir şenlik olacak...  Çünkü hayat yaşamakta olduğumuz andan ibarettir ve sadece budur...

***

‘Belki de Tanrı çölü; insanlar hurma ağaçlarını görünce sevinsinler diye yarattı’ diye düşündü delikanlı...