Gazetevatan.com » Yazarlar » Çağla gibi tenisçi çocukların 23 Nisan’ı... (1)

Çağla gibi tenisçi çocukların 23 Nisan’ı... (1)

27 Nisan 2016 Çarşamba


22 Nisan Cuma akşamı anneleri mesaj gönderiyor...

-“Okuldaki 23 Nisan törenleri için, çocukların kırmızı pantolon beyaz tişört kıyafetlerini yarın giymeleri için hazırlıyorum...” diyor...

***

Anneleri 23 Nisan’da, diğer etkinliklerin iptal olacağını düşünüyor...

Oysa tenis takımındaki 7 yaş çocuklarının tenis antrenmanları ne 23 Nisan ne 19 Mayıs ne de başka bir bayram ya da seyran tanıyor...

***

O çocuklar ve daha büyük yaşlar antrenman programlarına kesintisiz devam ediyorlar...

-“Okuldaki 23 Nisan törenlerine katılım zorunlu değil... TED’deki antrenmanları kaçırdılar mı, diğer arkadaşlarından geride kalıyor, soğuyorlar...” diyorum annelerine...

-“İstersen antrenmanı kesmesinler... Orada da 23 Nisan töreni yapılır...  Sporcu arkadaşlarıyla orada kutlarlar...”

***

23 Nisan sabahı TED kulübünde antrenmana gidiyorlar...

Her yaştaki antrenman gruplarının, aynı disiplinli katılımla devam ettiğini görüyorum...

Saat 11 gibi Hocalar;

-“23 Nisan için tören var...” diyorlar ve kısa bir tören yapıp, pasta kestikten sonra yeniden antrenmanlara alıyorlar tenisçileri...

 

*****

TARİHTE İLK KEZ BİR TÜRK KADIN TENİSÇİ... (2)

Önceki gece sabaha karşı tarihte ilk kez bir Türk kadın tenisçi sıfatıyla, uluslararası bir WTA turnuvası kazanan Çağla Büyükakçay’ın maç sonrası; küçücük bir kızın sorusuna verdiği cevabı izliyorum...

Minik kız Çağla’ya soruyor:

-“Böyle bir şampiyon olabilmek için ne yapmam gerekiyor?..” diyor...

Çağla cevap veriyor...

-“Önce iyi bir insan olmak gerekiyor... Sonra sürekli çalışmak... Hiç yılmadan, bezmeden, usanmadan çalışmak...”

***

Çağla Büyükakçay 26 yaşında bir Türk tenisçi...

Finalde karşılaştığı Danka Koviniç; henüz 20 yaşında Karadağ’lı bir tenisçi kız...

Ancak maça başlarken; Çağla ilk yüze giremeyen bir tenisçi, Koviniç ise 60. sıradan kendine yer bulmuş bir profesyonel...

***

Yorgun olduğum için akşamları erkenden yatıyorum...  Zaman zaman geceleri saat 03 gibi uyanıyorum...

Kaçırdığım bir tenis veya basketbol finali, bir futbol derbisi ya da çok sevdiğim bir film varsa izliyorum...

***

Çağla’nın final maçına da böyle tesadüf ediyorum...

Saat 04.30’a kadar gözümü kırpmadan İstanbul’daki tenis finalini izliyorum...

Görülmemiş bir konsantrasyonla oynuyor Çağla Büyükakçay finali...

Bir Türk tenisçisinin; Türkiye’nin tarihinde ilk kez çıktığı bir uluslararası turnuva finalinde, böylesine soğukkanlı konsantrasyon sağlayabilmesi, inanılması zor bir mucize...

***

Çağla bunu başarıyor...

Yine de karşısındaki rakip, kendisinden klasmanda epey üstte yer alıyor...

Bu dezavantajı, inanılmaz bir seyirci desteğiyle geçiyor Çağla...

*****

ÇAĞLA VE ANNESİ... (3)

Kameralar maçın final setinde, Çağla’nın annesine sürekli zoom yapıyorlar...

Anne kızının heyecanından ayakta duramıyor...

Yanındakilere tutunuyor...

***

Annenin ayakta durmakta zorlandığı anlarda, Çağla forehand, backhand inanılmaz vuruşlar yapıyor, spin çekiyor, rakibini ters ayakta yakalıyor, drop shut’larla sayı alma denemelerine giriyor...

***

O zaman aklıma;

İstanbul’un Avrupa yakasında TED’de ENKA’da sabahın erken saatlerinden akşamın geç saatlerine kadar kortlarda çalışan, genç tenisçiler geliyor...

***

Anne babaların, çocukların antrenmanlarını bitmek bilmeyen bekleme maratonları halinde izlemeleri gözümün önünden gitmiyor...

***

O anda fark ediyorum ki, geçen yıl 1 Mayıs’ta, herkes Bayram tartışmalarına kilitlenmişken, çocuklar 6 yaşında yine tenis kortlarında antrenman yapıyorlar...

***

Çağdaşlığın ve gelişmişliğin şaşmaz manivelasının; “uluslararası çapta, iyi yetişmiş meslek erbabı ve sporcu yetiştirmek” olduğunu çoktan biliyorum...

***

İspanyollar, Sırplar, Hırvatlar, Almanlar, Japonlar, Amerikanlar, İsviçreliler, Fransızlar, İngilizler muhteşem tenis şampiyonları çıkartırken; bir Türk tenisçinin dünya sıralamasında ilk 100’e bile girememesindeki “hüzün verici ibret”i çözmeye çalışıyorum... 

***

Hayatın ve zamanın tenis yapılan bu kulüplerde, Türkiye’nin diğer yerlerine göre başka türlü geçmekte olduğunu fark ediyorum...

***

Buralarda kavga edilmiyor...

Buralarda insanlar birbirini kesmiyor...

Gözünün içini oymaya çalışmıyor...

Buralarda, kronik bir hesaplaşma dürtüsü, bitmek bilmeyen bir kan davası, bir türlü alınamayan obsesif intikam duygusu mevcut değil...

***

Buralarda insanların yaşam tarzları tartışılmıyor...

Birbirlerine metazori dayatılmıyor...

Farklılıklar üzerinden kavga çıkmıyor...

Buralarda spor yapılıyor...

Ter akıtılıyor...

Daha iyisi daha güzeli yapılsın diye bitmek bilmeyen çabalar içine giriliyor...

***

Bu ülkenin dünyayla en fazla entegre olan merkezleri; buralar...

Florida, Barcelona, Londra, Monaco, Sydney, Paris gibi dünyanın ünlü tenis merkezlerine benzemeye çalışıyor bu merkezler...

Aynı barışçıl enerjiyi, aynı pozitif aurayı yayıyor...

*****

TENİS ŞAMPİYONASINDA DAVULLU TEZAHÜRAT... (4)

Önceki geceki turnuvanın final maçının, sadece bir rahatsız edici noktası bulunuyor...

***

Wimbledon; Australia Open, Roland Garros; Barcelona, Monaco, Miami Open gibi uluslararası prestijli Grand Slam turnuvalarda da ev sahibi oyunculardan yana seyirci baskısı hissediliyor...

***

Ancak seyirci desteği, biraz alkış, teşvik edici tempolu alkış biçiminde tezahür ediyor...

Futbol veya basketbol maçındaki tezahürat biçiminde bir seyirci performansı “tenis sporunun” ruhuna aykırı sayılıyor...

***

İstanbul’daki turnuvada seyirci, “Çağla Çağla” diye dakikalarca tempo tutuyor...

Tenis; arka arkaya sayıların alındığı bir basketbol maçı değil... Tenis bireysel bir spor ve sporcunun aşırı derecede konsantrasyonunu gerektiriyor...

***

Birçok uluslararası turnuvada, star tenisçiler; seyircilerin abartılı tepkilerine bile reaksiyon gösteriyor ve hakeme itiraz ediyorlar...

***

İstanbul’daki tezahürat şekline; bugüne kadar dünyanın hiçbir tenis turnuvasında tanık olmuyorum...

***

Bir ara iş iyice çığırından çıkıyor ve tezahürat davul eşliğinde tempo tutularak yapılmaya başlanıyor... Tenis sporunun konsantrasyon moduna uygun olmayan; davullu tezahürat şekli, sakil bir görüntü çiziyor...   

***

İstanbul’daki turnuvanın tek olumsuz görüntüsü olarak hafızalara kazınıyor...

Çağla’nın şampiyon olduktan sonra, iki buçuk saatlik maçın ardından; irticalen yirmi kişinin ismini ve görevini sayarak; Türkçe ve İngilizce teşekkür etmesi ise akıllara durgunluk veriyor...

***

Koskoca Oscar törenlerinde, hayatları ezber olan dünya çapındaki aktör ve artistlerin ceplerinden çıkardıkları kağıttan teşekkür konuşmasını yaptıklarını bilen ben, Çağla’nın tenis performansının ardından, yaptığı konuşmanın muhteşem bir mucize olduğunu hissediyorum...

***

Genç Türk kızının, tenisine, sporculuğuna, asaletine ve disiplinine bir kez daha hayran oluyorum... Gözlerimden yaşlar akarken, televizyonu kapatıp yatıyorum... Gecenin adım adım sabaha dönüştüğünü fark ediyorum...