Gazetevatan.com » Yazarlar » Halil İnalcık, babam, Zülfü Livaneli...

Halil İnalcık, babam, Zülfü Livaneli...

16 Eylül 2015 Çarşamba


100 yaşını süren; Profesör Halil İnalcık röportajını okuyordum dün akşam... Telefonu uzakta tutuyordum; arayanları göremiyordum... Bir ara kalkınca babamın beni telefonla aradığını fark ediyorum...

-“Tam üstüne...” diye geçiriyorum içimden...

***

-“Televizyon çalışmıyor da...” diyordu...

-“Yine de sen rahatsız olma... İdare ederiz biz...”

Onlara daha rahat izlesinler diye verdiğim televizyonun kumanda ayarlarını henüz çözemiyorlardı...

İki kumandadan Digitürk’ü seçmekte zorluk çekiyordu babam...

Televizyon karlı görüntüye geçince; başka çare kalmadığından, beni arıyordu zorunlu olarak...

İşi gücü bırakıp televizyonu düzeltmeye gelmemi de istemiyordu...

Ne yapacağını bilemiyor; ikilem içinde sıkışıp kalıyordu...

***

Beni yıllarca büyütmüş insanların; gün gelip yaşlandıklarında, bana ihtiyaç duydukları sırada; hissettikleri mahcubiyet içime işlemiş; bana fena halde koymaya başlamıştı...

Çalışıyor da olsam; yapacağım tek şey kalkıp üç kat merdiven çıkmak, yandaki eve gitmek; televizyonu izlenir hale getirmek ve onların televizyon seyretmelerini sağlamaktan ibaretti...

***

Hayatın çocukluk, yetişkinlik ve yaşlılıkla gelen yeni düzeninin, yarattığı pozisyonlar karşısında; babamın mahçup tavrı, üzerimde ağır bir psikolojik baskı oluşturuyordu...

O an; onun elinden tutup; ünlü tarihçi Profesör Halil İnalcık’ın evine gidişlerimi düşünüyordum...

Halil İnalcık’ın 100 yaşındaki röportajını okurken, babamla ailevi tarihimizin muhasebesini yapıyordum...

***

Babamın tez çalışmaları ve dost sohbetleri için, gittiğimiz evlerinde yapılan sohbetler, Profesör İnalcık’ın uluslararası kalibresinin yarattığı etki gözümün önüne geliyordu...

Kitaplar, kitaplar, kitaplar...

Ne çok kitap görmüştüm o evde...

***

Babamın kürsü arkadaşı ve aynı zamanda öğrencisi olan eşi Şevkiye Hanım’la; Halil İnalcık’ın karşısında babamı hatırlıyordum...

Genç ve sağlam duruyordu...

Şimdi o babam; beni televizyon karşısında çaresiz kalmış arıyor; mahçup bir şekilde televizyonu çalıştırmamı istiyordu...

*****

HALİL İNALCIK’TAN, ATİNA GECELERİNE UZANAN ANILAR...

Halil İnalcık ile Şevkiye İnalcık’ın bir de kızları vardı...

Adı Günhan’dı...           

Günhan; benden on onbir yaş kadar büyüktü...

-“O da tek çocuk... Sen de tek çocuk... Onun için böyle biraz şımarıksınız...” diyorlardı...

Kim bilir; o tek çocuk şımarıklığını yarattıklarından mıdır; bugünkü mahcubiyetin nedenini pek kestiremiyordum...

***

O günlerde çocuk hafızama belli belirsiz kaydettiğim Günhan; uzun yıllar sonra; Atina’da Likavitos tepesinin eteğinde şık döşenmiş bir diplomat evinde karşıma çıkıyordu...

Hayatın tesadüflerine hayran kalıyordum...

Günhan bir Türk diplomatıyla; Ertan’la evlenmiş ve eşiyle birlikte Atina’ya gelmişti...

***

Onlar birkaç yıldır Atina’daydılar...

Ben de eşimle Atina’ya gazeteci olarak yeni gelmiştim...

Yıllar önce, anne ve babaların kürsü arkadaşı, oda arkadaşı, aile dostu olduğu iki çocuk, hiç bilinmedik ve tahmin edilmedik bir yerde karşı karşıya geliyorlardı... Yunan başkentinde...

O Atina gecesinde, “tehdit, takip ve izlemeler” arasında geçirdiğimiz günlerin üzerimizde yarattığı gerginliği, azınlık dayanışmasının rehabilitasyonuyla bir tür ilaç haline getiriyorduk...

*****

HALİL İNALCIK’IN KIZI...

Günhan’ların evine bir süre sonra Zülfü Livaneli geliyordu...

Livaneli o sırada sanatını, müziğini dünyaya açma mücadelesi veriyordu...

Mikis Thedorokis’le yakınlaşma günleri 1985’in bahar aylarına rast geliyordu...

***

Livaneli’yle evlerinde geçirilen Atina geceleri, bizim evdeki buluşmalarda yaşanan sıcaklık, hep “Günhan’la bir önceki kuşağın bize bıraktığı” aile dostluğunun; güven verici mirasıyla bağlantılı bir zemin; bunun farkındaydım...

Babamın Halil İnalcık’ların evlerine giderken; güvenle tuttuğum eli olmasa, yıllar sonra Atina’da o dostluğun sıcaklığı böyle yansımayacak; bunun bilincindeydim...

*****

BABAMIN GÜVENLE SIKTIĞIM ELİ...

Halil İnalcık 100 yaşını sürüyordu, babam ise 85 yaşını...

Türkiye’nin en ünlü ve en kalifiye tarihçilerinden biriydi İnalcık...

Babamın yanında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin o geniş avlusuna ilk girdiğim günü hatırlıyordum şimdi...

Soğuk ve ürkütücü gelmişti o fakülte bana...

Her gün gençlerin kavga ettirildiği, yaralandığı, öldüğü fakültede, öğretim üyeleri de tehdit ve saldırılardan nasibini alıyordu...

***

Babama sormuştum;

-“Sana da saldırırlar mı..”

-“Sanmam... Beni severler ve sayarlar...” demişti...

Sağcılar ve solcular aynı fakültedeydi...

Hangisi severdi acaba babamı?..

Bir taraf seviyorsa öteki taraf nasıl severdi anlayamamıştım...

Ama üstelememiştim...

Babam yalan söylemezdi...

O gün babamın odasında Şevkiye Hanım’ı görmüştüm...

***

Yıllar sonra İlber Ortaylı;

-“Baban nasıl?.. Benim Dil Tarih’te Hocam’dı... Onu çok severim” dediğinde hayret etmiştim...

İlber Ortaylı farkında değildi;

O da Siyasal’da benim Hocam olmuştu...

Babam onun Hoca’sıydı...

O benim Hocam...

Günhan’larda şarap içerken; Zülfü Livaneli’nin ertesi günü yapacağı Thedorokis görüşmesini planlıyorduk...

Ben bir fotomuhabiri gönderip, ilk resimleri alacağımı söylüyordum onlara...

***

-”Televizyon çalışmıyor da...” diyordu babam mahçup bir ifadeyle...

-“Onun için aradım... Yine de sen, rahatını bozma... Biz idare ederiz...”

Evlerine gittiğimde, annemle ikisinin karlı televizyon karşısında oturmuş, biçare çocuklarının gelip yapmasını beklediklerini görecektim...

Televizyonu düzelttim...

Türk Sanat Müziği dinlemek istiyorlardı...

164. kanala getirdim... .

Onları Türk Sanat Müzik’leriyle başbaşa bıraktım...

Çocuklarımın yanına döndüm...

Onların da güvenle ellerini tutacakları bir babaya ihtiyaçları olduğunu düşündüm...

Üç kuşağın aynı anda bindiği tahteravallinin ortasında, oyuncağın iki tarafını yaşatmaya çalışmakla meşguldum...       

Tahteravalliye şükrettim...