Derin devlet işleri

Haberin Devamı

İki aylık edebiyat dergisi Notos, son sayısını Sabahattin Ali’ye ayırdı. Bugüne kadar yolunuz tam olarak onun edebiyatıyla kesişmediyse, özellikle genç okurlarımızdan bu edebiyat insanının yazdıklarına yoğunlaşmalarını öneririm. Bunun içinse pekâlâ Notos’un bu son sayısından başlanabilir.

Sabahattin Ali’nin edebiyatından bize uzanan köprü, hem çağdaş edebiyatımızın vardığı yer açısından çok kıymetli, hem de bu ülkede farklı düşünenlerin, etrafına mavi boncuk dağıtarak yol almayı tercih etmeyenlerin başına neler gelebileceğinin de ibretlik bir kanıtı.

Dosyada Hülya Soyşekerci’nin dediklerine kulak kesilelim: ‘Sabahattin Ali güçlü bir muhalifti; hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmeyen, çağının ülke ve dünya düzenini eleştiren, haksızlıklara karşı gelen bir tavrı vardı daima. O sürekli olarak ezilenin, hor görülenin, aşağılanın, suskun kitlelerin sesi olmaya gayret etti yaşamı boyunca. Bunun için her şeyi göze aldı; görevden alınmayı, işini kaybetmeyi, soruşturmaları, mahkemeleri, hapse girmeyi, polisçe izlenmeyi, suçlanmayı, mimlenmeyi, kaçışı ve en sonunda-ne yazık ki ölümü...’

‘Acele mektup yaz!’

Asıl eleştirisi sisteme ve onun işleyiş biçimine yönelik olduğu için toplumda hemen her kesimin hücumuna uğramış, buna karşın ülkesine adaletin ‘gerçekten’ gelmesini istemeye devam etmiş bir yazardı Sabahattin Ali. Bugün altını çizmeye çalışıp durduğumuz vicdanın; yani eşitsizlikten nemalanan her ne varsa onun karşısında durmasını bilen, insani duygularla yaşamanın insanı insan kılan en değerli hazine olduğuna inanan bir sanatçıydı.

Gencecik yaşında, faili meçhul bir cinayetin kurbanı olarak bizlerden ayrıldığında birbirinden anlamlı kitaplar bıraktı geride: Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya, Sırça Köşk, Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna... Ve çok sayıda mektup. Deniz Gündoğan’ın satırlarıyla aktaracak olursak, bu mektuplar onun çektiklerinin ipuçlarını taşıması açısından da ayrı bir değere sahiptir:

Yıllarca sevdiklerinden ayrı düşen Sabahattin Ali, özlemlerini, hüznünü, zaman zaman kırılganlığını, sitemini bu mektuplarla dile getirir; özellikle eşi Aliye Hanım’a şöyle yazar: “Bana uzun mektup yaz... Bana her hususta mufassal mektup yaz... Acele mektup yaz.”

Sabahattin Ali 1948 yılında bir yazısı yüzünden yine cezaevine girer. Üç aylık bir dönemden sonra salıverildiğinde çok zor günler yaşamaya başlar. İşsizdir, yazacak hiçbir yer bulamaz. Bu yüzden yurt dışına çıkmaya karar verir. Pasaport almak ister, alamaz. Kaçmaktan başka çaresi yoktur. 31 Mart günü kaçarken vurulur. Cesedi, 16 Haziran’da Kırklareli’nin Sazara Köyü yakınlarında bulunur. Katil olduğunu açıklayan kişi dört yıl ceza alır ve aynı yıl çıkan af yasasıyla salıverilir!

‘Sır’ hâlâ kuytularda

Ne yazık ki bu büyük edebiyatçının cinayeti bugüne kadar tam olarak aydınlanmamış biçimde tarihin önünde durmaya devam ediyor.

Mezarı kayıp, otopsi raporu kayıp, o dönemin tanıkları sırra kadem basmış durumda. Devlet arşivlerinin belgeleri ise hâlâ kuytularda, ışığa çıkacakları günü bekliyor!

Ne kadar tanıdık, bezdirici ve ‘gelenekselleşmiş’ bir öykü, öyle değil mi?

Biz iyisi mi onun ölümsüzleşmiş kurmaca öykülerine dönelim; oradaki dile, varlık ve hakikat kaygısına bırakalım kendimizi. Her türlü adaletsizliğe, sıradanlığa, ahlak bekçiliğine, sömürüye ve sömürü şakşakçılığına karşı duran, ne olursa olsun kaygan zeminde devam edebilmeyi işaret eden o edebi tutum karşısında ise şapkamızı çıkarmaya devam edelim...

DİĞER YENİ YAZILAR