Gazetevatan.com » Yazarlar » Duymayan kulaklar için

Duymayan kulaklar için

25 Şubat 2018 Pazar


Duymayan kulaklar için Mor Çatı’nın cinsel istismar basın bülteni’nden: ‘Bugüne kadar kadın hareketinin cinsel suçlarla mücadeleye dair etkili politika geliştirme önerilerine sırt çeviren kamu otoriteleri, ne zaman toplumu rahatsız eden bir cinsel şiddet, çocuk istismarı olayı basına yansısa, uygulama sorunlarını görmek ve bunları ortadan kaldırmak yerine en kolay yolu seçerek çözümden uzak ezberleri tekrarlıyor. Bakanlıkların cebinden çıkan hazır basın açıklamaları hadım, en ağır ceza ve idam gibi insan haklarını yok sayan söylemlerden ibaret oluyor. Acil önlem almanın yolu konuyu bu şekilde bulandırmaktan değil, öncelikle kadınlar ve çocukları merkeze alan bir sistem kurmaktan ve adalete erişimleri önündeki mevcut engelleri kaldırmaktan geçer.’

***

Geçtiğimiz günlerde sevgili Engin Geçtan’ı kaybettik. Kitaplarından çok şey öğrendim. Satırları insanı zihnen büyüten o yazarlardandı Geçtan. 2000’li yılların başında yazdığı ‘Zamane’si de, her zamanki gibi, derdi anlamak olan gerçek bir psikiyatristin, akıcı, yalın ve duru diliyle bizi bize anlatıyordu. 

Ne mi diyordu Zamane’de?

Bizi, kişilerin tarihinden insanlık tarihine çıkardığı o kısa ve derin yolculukta, her ikisinin de birbirine bağlı olduğunu ifade ediyordu. Aynı şekilde tarihin yönünü belirleyenin de kendi başına uç vermiş bir olayla belirlenemeyeceğini söylüyordu. Her olayın süreçle bir bağı vardı. Tarihin içinde seyir eden insanın öyküsünün de aslında bu olduğunu söylüyordu bize. Hem insanın, hem de, daha geniş düşünecek olursak toplumun... Kısacası 2018’de yaşadıklarımızı bir sürecin içerisinde değerlendirdiğimizde, aslında vardığımız bu ‘çölün’ bir günde oluşmadığını, yaşanan savrulmaların ve kâbusun tek tek münferit bir olay olarak değerlendirilemeyeceğinin altını çiziyordu, bir nevi. Toplumsal çürümenin bir gün içerisinde olmadığını anlarsak, kısacası süreci değerlendirebilirsek çözümsüzlükten çözüme doğru bir adım atabileceğimizin ipuçlarını veriyordu. Yukarda belirttiğim şekilde, tıpkı insan ruhu gibi, toplumun da bir ruhu olduğu çıkarılabilirdi buradan. Nasıl ki bir insanın verdiği savruk tepkilerinin kaynağında yatan o insanın geçmişindeki falso, acılar ve travmalarsa, bir toplumun verdiği fireleri de bu biçimde düşünmek elzemdi. Sanırım, tam da burada, yaşadığımız son rezalet için şu soruları sormak da mümkündü:

Kamu otoriteleri neden çözümden uzak ezberleri tekrarlıyor?

Kamu otoriteleri kadın ve çocuğu merkeze alan bir sistem kurmak yerine neden insan haklarını yok sayan temcit pilavı yöntemleri bir çözümmüş gibi kamuoyuna sunup duruyor?

Kamu otoriteleri tüm bu yaşananları, bir süreç olarak görmek (neden bu noktaya geldik sorusu asıl sorudur) yerine, yaşananları münferit ‘sapık’ olaylarmış gibi algılamak ve algılatmakta ısrar ediyor? vb.

Kısacası, şu satırları yazdığım anda bile yaşanan tacizleri düşünürsek, kamu otoriteleri neden başlarını kuma gömmeyi tercih ediyorlar?

Ya cevap?

Kendimizi, karşımızdakileri, yaşanan süreci ve dünyayı seçememekten oluyor tüm bunlar... Peki bunun arkasında ne olabilir sorusuna ne cevap vereceğiz? Ne olacak ezber, ezber, ezber...

Yine Geçtan’a dönecek olursak, ‘Özerklik, bir insanın seçimlerini dış etkenlerden ve şartlanmalardan bağımsız şekilde ve iç sesi doğrultusunda yapabiliyor olma özgürlüğüdür!’

Bugün yaşanan birçok çelişkinin temelinde ne yaşandığından çok neye nasıl bakıldığı (kınıyoruz, kınıyoruz, kınıyoruz, rezalet, rezalet, rezalet, ee, sonra?)  öne çıkıyorsa bunun nedeni o özerkliği hem kişisel  hem de toplum olarak bulamamış olmamızdır. Kısaca şu: Her şeyi önyargı ve ezberle çözmeye çalışmaktır bu! Oysa bizim bu ezberlere, basmakalıp cümlelere, anlık infial yaratan ve aynı hızla unutulmaya mahkum reflekslere değil, olup  bitenleri serinkanlı bir perspektiften görmeye, anlamaya, algılamaya ihtiyacımız var... Olup biten her şeyi serinkanlı bir biçimde görmeye, anlamaya, algılamaya... Bir de ezberden kurtulup düşünmeye başladığımız o yerde, çoğu cevabın olduğunu görme cesareti, elbette...