Gazetevatan.com » Yazarlar » Ve şairlerin yokluğunda...

Ve şairlerin yokluğunda...

16 Ağustos 2014 Cumartesi


 

Yaşadığı çağın dramını, acısını, savaşlarını, ahlaksızlıklarını, bunalımlarını, feryadını, zulümlerini, ihanetlerini, aşklarını, kahramanlıklarını ve pusuların öykülerini bir kurşun gibi satırlara dökerek ‘sanatlaştıran’ şairler vardı, eski zamanlarda...

Ve artık yoklar...

Hayatın, acımasızlaştırdığı düzene yenik düştüler...

Kelimelerin efendisi şairler belki de eski zamanlardaki gibi zindanlarda bir ömür tüketmiyor, yani hür yaşıyor olabilirler ama, “dışarıda gürül gürül akan bir dünya”nın tüketim stratejisine boyun eğdiler...

Kimse artık o acımasızlığa dayanamıyor... Yiğitlik kar etmiyor... Kelimelerin bir hükmü yok. Kalabalıkların peşine düştüğü tek efendi var o da; para...

Ve güç...

Hür yaşamak sokaklarda dolaşmak değildir!

***

Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Ahmed Arif gibi şairlerin en büyük şansı, galiba çileymiş! Çilesiz, hücresiz, dertsiz, aşksız, feryatsız ve ihanetsiz kalmış olsalarmış, belki de  kelimelere bu kadar hükmedemeyeceklerdi?

Yürekte acı yoksa satırlara dökülecek kelime de kalmamış demek... Yaşadığımız çağ güya değişmiş... Modernleşmiş, uzaya gidilmiş, dijital çağ gelmiş ama duygular ve sihirli kelimeler de uçup gitmiş...

Eski zamanlarda şairlerin mücadelesi, şiirlerini bir dergide, gazetede yayımlatabilmekmiş... Geçinme kaygısı bugünkü gibi zirvelerde gezinmiyormuş...

Veya bir kitapta toplatabilmekmiş...

Ya şimdi?

Yazılan her şiiri, sosyal medya sayesinde dünyanın hemen her yerinde herkes okuyabiliyor...

Lakin, şiirler eski zamanların şairlerine ait... Günümüzdeki savaşların dramını sanatlaştıran şair yok...

***

“Sevdiğim, tabutum, ak kefenim;

Derin ve dar mezar çukurum benim.

Yeni bir kalıba dök, beni arıt bir potada.

Geçmişim saklı ama geleceğim ortada.” diyerek ülkenin gidişatından kendi geleceğini görebilen Metin Altıok yok...

        “ Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;

Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.

İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.

Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.” diyen Necip Fazıl’dan geriye sadece serseri kaldırımlar kalmış... Büyük Doğu’nun içini Büyük Batılı Efendiler doldurmuş, kimsenin haberi yok...

***

“Bunlar,

Engerekler ve çıyanlardır,

Bunlar,

Aşımıza, ekmeğimize

Göz koyanlardır,

Tanı bunları,

Tanı da büyü...” diyerek ihanetin tarifini yapan Ahmed Arif’in dediği gibi tanıyarak büyüdük ama hala tanıyamadıklarımız var... Tanıyamadıklarımızı tanıyamadan göçüp gideceğiz belki de...

Ve dost yok...

“Kapalıydı kapılar, perdeler örtük

Silah sesleri uzakta boğuk boğuk

Bir yüzüm ayrılığa, bir yüzüm hayata dönük

Bu gün de ölmedim anne.” diyerek yaşamın başka bir yüzündeki acıyı anlatan Ahmet Erhan yok...

“tut ki gecedir

katiller huzursuz

hırsızlar sinirli

hainler ürkekçedir

elleri telefona kendiliğinden uzanıyor

ihanete gece müthiş bir gerekçedir

ihbarlar birer sansar

bir telefondan bir telefona atlar

ihanet bir bilmecedir” diyerek hayatın bilmecelerini çözemeden sessiz bir gemi gibi usulca giden  Atilla İlhan yok...

***

“Çıkacağız yola

Hesap günü gelince

Yağmur yüzümüze değince

Güneş bir mızrak boyu yükselince.” diyen Erdem Beyazıt’ın ısrarla vurguladığı hesap gününü ve çıkılacak yolu hatırlatan yok...

“Memleket isterim

Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.” diyen Cahit Sıtkı Tarancı’nın tarifindeki memleketin hala çok uzağındayız...

“yıldızlar gibi

rüzgâr gibi

su gibi bir türkü.

Bu türkü diyor ki, ´Korkumuz yok!

İnmedi bir gün bile gözlerimize

bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.” diyerek   kavgasını sanatlaştıran Nazım Hikmet yok...

***

Ve şairlerin yokluğunda geçip giden bir hayatın yaşanmışlıklarını geleceğe taşıyan kimseler yok...

Kentlerin ortasına bir felaket gibi düşen geçinme kaygısından başını kaldırabilen ve düşünebilen yok... İnsan, fatura ödeme telaşından koca bir hayata yenik düşürülmüş...

Artık en güzel şiirler; banka cüzdanlarında... Beton duvarlar arasında... Dört lastik üzerinde... Kıyafet markasında... Sigara paketinde... Gökyüzüne meydan okuyan gökdelenlerde... Uçaklarda, yatlarda... Deniz kıyılarındaki şezlonglarda... Şöhret ve güç koridorlarında... Gazete sayfalarında... Televizyon ekranlarında...

Lakin şiir diyerek hariçten gazel okuyan hala çok...

Parayı cebinde değil yüreğinde taşıyanlar çoğalıyor... O yürekten dökülen kelimeler bir araya geldiğinde akılda kalan bir mısra yok...

Paslı borulardan gelen suyun kimseye bir faydası yok...

Ve şairlerin adı yok!

Ölü Şairler Yurdu’na dönmüşüz kimsenin haberi yok...