Gazetevatan.com » Yazarlar » Tutunamayanlar...

Tutunamayanlar...

02 Ağustos 2014 Cumartesi


Bin yıl süren savaşların, ihanetlerin, yıkılışların, yolculukların, göçlerin ve meşakkatlerin sonunda aylardan Ağustos, günlerden bir Cuma günü varmışız Anadolu kapılarına...

Bu topraklara girmek, bin yıldan beri bu topraklarda ayakta kalabilmek ve ağaçlarına tutunabilmek...

İşte bin yıllık bu öyküyü yazmak kolay değil...

Ve bu son kapı...

Başka kapı artık yok...

Bu yüzden tutunmak zorundayız...

Çünkü, uzun bir yolculuktur yaşamak...

Ve tutunmayı bıraktığımızda yaşamın çok uzağında bir yerlerde olacağımız aşikar...

Uzak bir yerlerde, izbe ve terk edilmiş bir istasyonun durağında asırlardan beri bekletilen, bekleyen bizleri ötelere taşıyacak, belki de bir sırrı sürükleyerek gelecek son trendir...

Belki de son kez duracak...

Ve bir tufandan kurtarıp da alıp götürecek...

Bekliyoruz...

***

Kavurucu bir Ağustos sıcağında, az sonra daracık, çıplak ve kurumuş kavak ağaçlarına çıkmayı karanlık hücresinde bekleyen prangalı mahkumlar gibiyiz...

Etrafımız ateş çemberi...

Yangın yerine dönmüş Irak, Afganistan, Pakistan, Suriye, Mısır, İran, Lübnan, Yemen ve Filistin...

Beklemek ve tutunmak zorundayız...

Yoksa, nerede, ne zaman yakamıza yapışılacağını bilmediğimiz meçhul ölümleri bekleyeceğiz...

Ya da; puştların zulasını, hainlerin intikamını, kalleşlerin pusularını, münafıkların fitnesini, namussuzların kahpeliklerini...

Düşeceğiz, yıkılacağız ve bir selvi ağacı gibi kesileceğiz...

Ve belki de uçurumlara itileceğiz...

Bağlanacak ellerimiz, kollarımız...

Tutunmak zorundayız...

***

Yüzyıl önce Osmanlı Devleti’ni tasfiye edenler yeni bir tasfiye planı peşindeler... Bin yıllık mezarlıkları dolaştığımızda bize çok şey anlatacaklar...

Ve bin yıllık ezberlediğimiz oyun yine sahnede...

Kavgasını yanında götüren adam olmanın kimseye bir faydası yok...

Dar vakitlere sığamayacak kadar uzun bir hikayedir... Bilinmelidir ki büyük felaketler kapımızın eşiğinde bizleri bekliyor...

Çünkü, ne zaman kenetlensek, dik dursak, bir arada yaşasak, huzura kavuşsak, güçlensek ve dışımızdaki dünyaya karşı dik duran bir efe bulsak, içimizde asırlardan beri uyuyan, uyutulanlar uyandırılıyor...

Ne zaman karşılıklı sevmeyi keşfetsek çok uzağına düşüyoruz hayatın...

Ve ülkenin...

***

Eski Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, uyandırılanlardan... Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde ülkenin felakete doğru gitme ihtimalinin çok kuvvetli olduğunu belirtiyor...

Felaket tellallığının Nirvana’sıdır Ertuğrul Günay...

Felaket dağının zirvelerinde gezinen Günay, BJK yönetiminde olduğum zamanlar stadyumun yapılmasına karşıydı ve ‘Dolmabahçe Sarayı Kayıyor!’ diyerek felaket senaryoları yazıyordu...

Başbakan Erdoğan, felaket senaryolarını çöplüğe atıp stadyumun yapılmasına karar verdi... Ve bugün stadyum artık bitmek üzere... Kayan sadece Ertuğrul Günay oldu...

Bugün söylediklerinin ciddiyetini bir daha düşünmek lazım...

***

Batılı efendilerin oyuncağı olmak istemeyen, ticaret anlamında her türlü ortaklığa evet diyen, komşu ülkelerle sıfır sorun politikasını benimseyen ve bunun dışındaki zulüm ortaklıklarına, vahşete, savaşlara, sömürge zihniyetine, emperyalizme direnen Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilecek olması ülke için büyük bir dönemeçtir...

Niçin felaket olsun?

Ve bu dönemeçten rahatsız olan batılı efendiler, dağları yollara dökmek için her türlü pis oyunu oynamaktan çekinmiyor...

O kadar gerilere gitmeye gerek yok... 13 yıl öncesine döndüğümüzde, 5 milyar dolar paranın çıkmasıyla ülke felaketin eşiğine gelmişti...

Unuttuk mu o günleri?

Spekülatörlerin, batılı efendilerin kumar masasına dönüştürülen ülkenin göbeğinden bağlanan bütün iplerini kopartan Başbakan Erdoğan, ‘Güçlü bir Türkiye’ sözünü bu yüzden ısrarla söylüyor...

İşte bu yüzden Kurtuluş Savaşı’dır...

Ve gafletten uyanma vakitleridir...

Son 13 yılda ülkenin geldiği noktanın bilançosunu çıkartamayanlar, muhasebesini yapamayanlar bilmelidir ki, o kalabalıklar o son trene binecek...

Çünkü, binmeyip istasyonda kaldıklarında asıl felaket o zaman başlayacak...

Tutunamayanların artık son istasyonu, son treni ve son umududur Başbakan Erdoğan... Yoksa tutunamayanlara biçilen rol daima fukaralık, uşaklık ve bir lokma ile bir hırkadır...

Geçti artık o günler...

Bir lokma ve hırka ile Çetin Altan’ın dediği uzaya gidilmiyor...

Yolsuzluk  senaryolarıyla, yoksulluk edebiyatıyla iktidar değiştirmenin kör kuyularına artık kimse düşmemeli...

En büyük yolsuzluğu ABD ve Batılı efendiler yapıyor...

Yeşile, kırmızıya  boyanmış trilyonlarca dolar, euro ve sterlin dünya piyasalarında dolanıyor... Karşılığı  sıfır... Maliyeti bizim parayla bir kuruş dahi değil...

Ve ben, elli yaşındayım, 30 yıldan beri gazeteciyim... Yaşayarak öğrendim acı gerçekleri...

Diyorlar ki;

- Dalından düşen yaprak rüzgarın oyuncağı olurmuş...

Üzerinde kuruduğumuz, yeşerdiğimiz bin yıllık Anadolu ağacının dallarına sıkıca yapışmak gerek... Yoksa Eylül kapıda... Yani sonbahar... Ve yaprak dökümü dediğimiz günleri fırtınalar bekliyor...

Bu yüzden diyoruz ki, tutunmayı artık öğrenmeliyiz...

Ve içimizdeki kavgalara, öfkelere yenik düşmemek gerek... Yoksa, rüzgarın oyuncağı olacağımız felaket vakitleriyle işte o zaman yüzleşeceğiz...

Yıkıla yıkıla buralara geldik... 16 devlet böyle yıkıldı... Artık bu son devlet, son ülke, son bayrak, son tren ve son gemi... Birlik olmalıyız, kendimizle savaşmayı bırakmalıyız artık...

Çünkü, Cemil Meriç haykırarak söylemiş;

- Batıdan gelen hiçbir izm masum değildir!

Evet, aylardan Ağustos...