Gazetevatan.com » Yazarlar » Dünya yuvarlak! Uzay düz değil!

Dünya yuvarlak! Uzay düz değil!

24 Eylül 2017 Pazar


Can Yayınları’ndan elime güzel bir kitap geçti “Fizik Üzerine Yedi Kısa Ders.” Carlo Rovelli adlı İtalyan bilimadamı, uzay, kuantum, zaman gibi fizik kuramlarını basitçe okuyucuya anlatmaya çalışmış ve başarmış. Bir öğleden sonra kahvemi yudumlayıp çok satan kitabı okurken, aklıma geçtiğimiz haftalarda sosyal medya gürültü koparan “Dünya yuvarlak değildir, düzdür” diyen bizim genç Türk dimağı geldi.

Sezgilerimiz!.. Bunlara sadık kalsaydık hala dünyanın düz olduğunu, güneşin de onun etrafında döndüğünü düşünür olurdu.  Sezgilerimiz sınırlı deneyimlerimizin temelinde gelişiyor. Biraz daha uzağa baktığımızda dünyanın bize göründüğü gibi olmadığını keşfederiz. Dünya yuvarlaktır ve Güney Afrika’da ayaklar yukarıda, başlar aşağıdadır. Sezgilerimize güvenmek bilgelik değildir. Köyünün dışındaki koca dünyanın hep bildiği dünyadan farklı olabileceğini reddeden bir ihtiyarın varsayımıdır.

Ne zaman evreni konu alan bir film izlesem, içimi heyecan kaplar. Galaksilerin ve yıldızların uçsuz bucaksız denizinde minicik ücra bir köşede olduğumuzu görmek, bende Tanrı’yı reddetme ya da ona karşı bir ilgisizlik değil, tam tersi ilgi ve hayranlık uyandırır. Olağanüstü muazzam bu sistem karşısında kendimi Allah’a biraz daha yakın hissederim. 

 

Dünyanın evrenin merkezinde olmadığını ispatlayan Kopernik ve Galileo birer rahipti, aynı, genetik bilmini bulan rahip Mendel gibi. Kepler, Vatikan’ın Katolik okulunda ders veren inançlı bir Protestan; Newton ise İncil’i yol gösterici kabul eden hatta bence zaman zaman bağnazlığa düşen bir teolog. “Düşünüyorum öyleyse varım” diyen Descartes’tan, elektromanyetizmi bulan Faraday’a, Robert Boyle’e,  Max Planc’a kadar hepsi koyu birer dindardı. Bugünkü uzaktan kumandaların, wireless’ın ve alternatif akımın mucidi Nikola Tesla, Sırbistan’da Ortadoks bir papazın oğlu olarak dünyaya geldi, papaz olmak üzere yetiştirdi. İşte bu ve benzeri din adamları ve Tanrı’ya gönülden inananlar değiştirdi dünyamızı.

Newton nesnelerin neden düştüğünü ve gezegenlerin neden döndüğünü açıklamaya çalışmıştı. Tüm nesneleri birbirine çeken bir kuvvet hayal etmişti. Buna çekim kuvveti adını vermişti. Bu kuvvetin aralarında hiçbir şey olmayan, birbirinden uzaktaki nesneleri nasıl çektiği bilinmiyordu. Ama bugün biliyoruz. Başka birçok şey de biliyoruz. Siz “Nasıl oluyor ya” deseniz de, bunlar kanıtlanmış gerçekler, boşluktan oluşmuyor.

- Dalgalanan, eğilen, kıvrılan bir madde uzay. Kaskatı ve görünmez bir yapı içerisinde bulunmuyoruz, esnek bir yumuşakçanın (jölenin) içine gömülüyüz. Güneş, etrafındaki uzayı büküyor ve dünya da onun etrafında, gizemli bir güç tarafından çekildiği için değil, eğilen bir uzayda bir doğru üzerinde hızla yol aldığı için dönüyor. Tıpkı huni izinde dönen bir bilye gibi. Huninin merkezinden kaynaklanan gizemli kuvvetler yoktur, huninin çeperinin eğik olması bilyenin dönmesini sağlar. Uzay da eğildiği için gezegenler güneş etrafında dönüyor, cisimler yere düşüyor. Bu kadar basit.

- Uzay maddenin olduğu yerde eğiliyor. Gezegenleri gerili bir çarşafın üzerine bırakılan ağır bilyeler gibi düşünün. Bir yıldızın etrafındaki uzayın eğilmesi sonucu sadece gezegenler yıldız etrafında dönmekle kalmıyor, ışık da doğrusal hareket etmek yerine bükülüyor. Einstein güneşin ışığı büktüğünü öngörmüştü. Bu eğrilik, 1919’da ölçüldü ve kanıtlandı. Ama bükülen yalnızca uzay değildir, zaman da bükülür. Einstein’a göre yüksekteki bir konumda zaman, dünyaya yakın alçak bir durumdan daha hızlı akıyordu. Bu da ölçülmüş ve kanıtlanmıştır. Fark çok küçüktür ama deniz kıyısında yaşayan biri, dağ tepesinde yaşayan ikiz kardeşinden biyolojik olarak biraz daha yaşlıdır. Bir gezegene inildikçe zaman yavaşlıyor.

- Büyük bir yıldız tüm yakıtını (hidrojeni) tükettiğinde sönmeye başlar. Geriye kalanlar, yanmadan kaynaklanan ısıyla ayakta kalamaz, kendi ağırlığıyla çöker, uzayı (yani içinde bulunduğumuz jöleyi) o kadar güçlü bir biçimde eğer ki gerçek bir deliğe düşer. Bunlar da ünlü kara deliklerdir.

 
Bulunduğumuz Milky Way galaksisinin dıştan görüntüsü fotoğraftaki gibi. Sadece bizim galaksimizde Güneş gibi 200 milyar yıldız var. Yani evrende Dünya’ya benzeyen en kötü ihtimalle binlerce milyar kere gezegen var.
 

2 trilyon galaksi

Yanda parlayan her nokta bizimkine benzeyen yüz milyar Güneş barından galaksilerdir. Galaksi sayısının düşünülenin 20 katı olduğu saptandı. 2 trilyon galaksiden bahsediliyor. Şu an sadece uzayın yüzde 10’unu görebildiğimiz düşünülüyor.  

Dalgalı bir deniz gibi

Yıldız ve gezegenler çalkantılı bir denizin üzerindeki şamandıralar gibidir. Işık bu deniz dalgalarının üzerinden bata çıkarak bize ulaşır. Zaman da aynı hareketi izler. Kimi yerde hızlanır, kimi yerde yavaşlar.

 

Uzay durağan değildir, genişleyip esnemektedir. Bu genişleme 14 milyar yıldır sürmektedir. Çünkü taa en başta büyük bir patlama olmuş, uzay “jölesi” her yöne dağılmıştır. Bunun adı da Big Bang’dir. Dahası, aşağıdaki resimdeki görüldüğü gibi uzay, deniz yüzeyi gibi hafifçe dalgalanmaktadır.  Bu dalgalanma gökyüzündeki ikiz yıldızlar üzerinde gözlemleniyor.

- Kuantum mekaniği ve parçacık deneyleri; bize evrenin ve nesnelerin sürekli kıpır kıpır olduğunu bunların bir var, bir yok olan anlık varlıklar olduğunu gösteriyor. Anlamadınız biliyorum. Demek isteğim, galaksiler, yıldızlar, güneş ışınları, ormanlar, buğday tarlaları, partilerdeki gençlerin yüzündeki gülümseme, ben, sen, o dünyadaki her canlı, garip bir şekilde, gözün algılayamayacağı şekilde yok olup yeniden ortaya çıkıyor. Atom altı parçalar varlıkla yokluk arasında sürekli gidip gelerek dalgalanıyorlar. Yok olduklarında nereye gittikleri bilinmiyor. Belki geçmişe, belki geleceğe gidip geliyorlar kim bilir. Şu an madde ile ilgili sadece bunu biliyoruz. Problemi henüz çözemedik.

- Kafanızın fazla karışmaması adına zaman ile ilgili bir gerçeği söyleyerek noktalıyorum. Sıkı durun. Aslında zaman diye bir şey yok. Zamanın akışı diye de bir şey yok. Geçmiş ve gelecek de yok. Bunları insanoğlu kendi bilinciyle yaratıyor. Bir ilkokul duvarına asılı “Tarih Öncesi Çağlar” takvimine uzaktan baktığınızı düşünün. İlk Çağ, Ortaçağ, Yakın Çağ ve Gelecek Çağlar’daki önemli olay, buluş ve savaşların resmedildiği ya da video filmlerinin oynatıldığı bir takvime baktığınızı ve “geçmişi, şimdiyi, geleceği” aynı anda izleyebildiğinizi hayal edin. Her şeyi görebilen varsayımsal bir göz için “akan” bir zaman olmayacak, evren de geçmiş, şimdi ve gelecekten oluşan bir bütün olacaktır. Zaman aslında şöyle bir şey.

 

Deha; tereddüt eder. Ama cahil  insanlarda tereddüte asla mahal yoktur. Onlar her şeyi bilir ve kesin doğrudur. Einstein’ın ışığın foton denilen parçacıklardan oluştuğunu ve dolayısıyla kuantum kuramını keşfettiği  denklemini  not defterine karaladığı zamanki satırları şöyle başlar: “Bana öyle geliyor ki...” Şu zarafete bakın. Aynı, Darwin’in türlerin evrimi gibi büyük bir düşünceyi sunarken defterinde kullandığı “Sanırım” ifadesi gibi...

Big Bang’ten ya da uzayın yapısından söz ettiğimizde yaptığımız şey, insanların yüzbinlerce yıldır geceleri ateş etrafında anlattığı dayanaksız ve hayal ürünü öykülerin devamı değildir. Bir başka şeyin devamıdır. Şafağın ilk ışıklarında savanada, tozlar arasında bir antilobun izlerini ararken etrafa göz gezdiren insanlarınkidir -gerçekliğin ayrıntılarını incelemek, sonra da doğrudan göremediğiniz ama izlerini sürebileceğimiz şeyleri çıkarsamaktır. Her zaman yanılabileceğimizin bilincinde olarak dolayısıyla yeni bir iz ortaya çıktığında her an fikir değiştirmeye hazır biçimde ama yeterince ustalaşmamız durumunda dünyayı doğru anlayacağımızı ve aradığımızı bulacağımızı bilerek... Bilim işte budur.