Gazetevatan.com » Yazarlar » Yönetmen koltuğunun cazibesi

Yönetmen koltuğunun cazibesi

28 Ocak 2018 Pazar

Tüm zamanların gözde mesleği oyunculuk hemen hemen herkesin hayaliyken, oyuncuların hayali ise yönetmenlik mi?


Hayata gözlerimizi açtığımızın aşağı yukarı üçüncü ayında tanışıyoruz oyunla. Öncelikle sadece karşımızda şekilden şekle giren bir yetişkine gülücük saçmakla dahil olunuyor bu işe. Devamı geliyor sonraları. Henüz konuşamaz, yürüyemezken bile “mış gibi” yapmayı biliyoruz. Bu “mış gibi” yapmalar belli bir amaca hizmet ediyor. Kucağa alınmak veya merakımızı cezbeden herhangi bir şeyi karıştırabilmek için başvuruluyor oyunculuğa. Artık bebeklikten çıkılan noktada oyunlar değişiyor.  Rol devreye giriyor.5 yaşındaki yeğenim “Hadi teyze biz arkadaşmışız, ben sana misafir gelmişim.” deyip, oturuşundan, kurduğu cümlelere kadar gerçekten yaşıtımmış gibi rol kesiyor. Veya o anne rolüne bürünüyor ve ben de en mızmızından bir çocuğa dönüşüyorum örneğin... 
 
Yetişkinin çocuk  olma lüksü!
 
Huizinga’a göre yeryüzünde insana ait her şeyin başlangıcı oyun. Yani önce oyun vardı. Hayatın içinde danstan şiire, ibadetten müziğe, bilimden hukuka, bilgelikten savaşa kadar önem taşıyan her şeyin ortaya çıkışında oyun son derece etkin bir rol oynar. Haksız değil! İnsan büyüdükçe, eğlenceli kısmı törpülenir ve ciddi oyunların içinde bulur kendini. Hayatla mücadele gibi... Oysa yaşımız kaç olursa olsun ruhumuz hep çocuktur. Oyunculuğa olan büyük ilgi ve arzunun kaynağı tam da budur. Oyunculuk, abesle iştigal etmeden bambaşka kimliklere bürünmeye, farklı duyguları dışa vurmaya olanak sağlar. Yetişkinin çocuk olma lüksünü yaşayabileceği nadide bir meslektir oyunculuk. Maddi getirisi ve ünlü olma kısmını geri planda tuttuğumuzda tam da bu sebeple bir cazibe noktasıdır. Metot oyunculuğunun babası Marlon Brando, oyunculuğu bırakmanın olgunluk belirtisi olduğunu söyler. 
 
Oyuncuların yönetmenlik sevdası!
 
Bu iş çoklarının hayallerini süslerken peki oyuncuları cezbeden, kendine çeken dünya nedir? Şu sıralar öyle bir şey göze çarpıyor ki, oyuncular yönetmen olmak istiyor. Veya kendi filmlerini yapmak. Bunun örneklerini geçmişte de görmek mümkün. Örneğin Kartal Tibet. Ünlü isim, Tosun Paşa filminde yönetmen koltuğuna oturarak uzun yıllar da kalkmadı. Yılmaz Güney oyunculukla yetinmeyip yönetmenliğe soyundu. Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Cüneyt Arkın da yönetmen koltuğuna oturanlardan. Zeki Alasya’nın Zeki-Metin filmlerinin çoğunun yönetmeliğini yapmakla kalmayıp farklı yapımlarda da imzası var. Günümüze yaklaştığımızda Uğur Yücel de bu tayfadan ve ilk yönetmenlik denemesi Yazı Tura filmi hafızalara yer edecek cinsten. Senaryo yazmak, yönetmek ve oynamak dediğimizde akla ilk gelen isimler ise kuşkusuz Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan... Dünyada da örneği bol, yönetmenlik sevdasına düşen oyuncuları saymakla bitmez... 
 
Komik olmayan komedi furyası!
 
Az önce de belirttiğim gibi günümüzde de hem oynayayım, hem yöneteyim, kendi filmimi yapayım düşüncesi oldukça popüler. Bunun maddi getirisi götürüsü tarafı pek ilgilendiğim bir nokta değil. Ancak şu bir geçek ki, ucuz komedi belli ki iyi para getiriyor. Ortalık komik olmak bir yana fazlasıyla itici karakterler üzerinden sektörde varlık gösteren ve hiç de azımsanamayacak derecede gişe yapan yapımlarla dolu. Bunun en kötü örneklerinden biri Gupse Özay’ın Deliha serisi. Yanılmıyorsam Özay, Türkiye’de kendi yazdığı karakteri beyazperdeye taşıyan ilk kadın olma özelliği de taşıyor. Her ne kadar iyi geri dönüşler almış olsa da, bir filmin gişe başarısı o filmin iyi olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Yabancı örneklerini de gördüğümüz çirkin kızın komik maceraları teması bu film serisinde, itici kızın vasat maceraları temasına dönüşmüş. Çirkinin bile bir çekiciliği, bir sevimliliği vardır ve bu tür filmlerde karakter izleyiciyi kalbinden fetheder. Ancak Deliha sevimsizliğiyle kendinden kaçıracak türden. Umarım devamı gelmez... 
 
Gelelim yönetmenliğe... Kaliteyi ön planda tutan oyunculuktan yönetmenliğe adım atan yeni isimlerden biri de Onur Saylak, yönettiği Orman adlı kısa filmle adından söz ettiren Saylak, bu kez Hakan Günday’ın romanından uyarlanan Daha için kamera arkasında yer aldı. Filmin sadece tanıtımını izleme şansım oldu ve nitelikli bir yapım olduğunun ipuçlarını veriyor. Öte yandan 2015’te Limonata ile kendini gösteren Ali Atay’ın yeni filmi Ölümlü Dünya Cuma günü vizyona girdi. Limonata’dan keyif almış biri olarak bu filminin boş çıkacağını sanmıyorum. Bunun dışında Buğra Gülsoy ve Serhat Teoman’ın birlikte yönettikleri Mahalle filmi de 9 Mart’ta izleyiciyle buluşacak. Açıkçası ortaya nasıl bir iş çıkarabilirler pek fikrim yok. Umarım ucuz komediden uzak bir mahalledir...
Jacques Tati “Ben istiyorum ki; film, siz sinema salonunu terk ettikten sonra başlasın.” der. Ben de diliyorum ki, onun bu isteği bizim kendini oyunculukla sınırlamak istemeyen, yönetmenlikte de, senaristlikte de yeteneğini ortaya koymak isteyen heveslilerimizde de olsun...