Gazetevatan.com » Yazarlar » Vizesiz seyahatin yükselen yıldızı Belgrad!

Vizesiz seyahatin yükselen yıldızı Belgrad!


Üç günlük Belgrad gezisi sonrasında şunu diyebilirim Belgrad Kalesi’ne muhakkak çıkın, Tuna Nehri kenarında balık yiyin, gece ikiden sonraki gece hayatına karışın, denk gelirseniz maça gidin… Ya da sadece kafanıza göre takılın.

Rehberimiz “Az ileride Sava ve Tuna Nehri birleşiyor” diyor. O an, soluk soluğa çıktığım Belgrad Kalesi’ndeki tüm sesler birden kesiliyor. Artık, Kanuni’nin şehri ele geçirişine, Zigetvar seferi sırasındaki ölümüne, cesedinin mumyalanışına dair anlatılanlar bir bir rüzgara karışıyor. Çünkü az ileride, akıntının uzun çizgisini daha sert çizen şu büyük Y harfinin olduğu yerde dört ülkeyi dolanarak gelen Sava, Avrupa’nın en büyük ikinci nehri Tuna’nın sağ koluna dönüşüyor. Birleştikleri yer öyle belirgin ki, sanki kavuşmalarını cümle aleme ilan etmek istiyorlar. Şimdi onların buluştukları yere bakıyorum. Farklı coğrafyalara, köklere, tarihe sahip iki nehrin, tüm bu farklılıklara rağmen birbirine dolanarak, karışarak akışları ister istemez aklıma Tito ve ölümünden sonra parçalanan Yugoslavya’yı getiriyor. Yugoslavya halklarının Sava ve Tuna nehri gibi bir arada akıp giderken ayrılan yollarını, aktıkları toprağı parçalayışlarını ve lime lime oluşlarını hatırlıyorum; Tuna’nın kırmızı aktığı günleri. Ürperiyorum.

Elbette ki, üç günlük gezimiz süresince o günlere dair pek bir şey görmüyor ve hissetmiyoruz. Belirtmeliyim ki, Türk olduğumuz için de herhangi bir antipatiyle karşılaşmıyoruz.

Belgrad Kalesi’nden… Tuna ve Sava’nın buluştuğu yer. Soldaki heykel, bir elinde kılıç diğerinde kartal olan Victor heykeli.
 

Oysa Sırbistan’ın tarihinde ve kimlik yaratımında “Türkler”in büyük rolü vardır. Ünlü psikanaliz Vamık Volkan, toplumların kimlik inşasında “seçilmiş bir travma” kullandıklarını anlatırken Sırbistan’ı örnek verir ve Türklere duydukları korku ve öfke ile etnik kimliklerini inşa ettiklerini söyler.


Ama para, travmaları çözemese de bazı kapıları açabiliyor.

Türkiye ve Sırbistan da 2009 yılında vizesiz döneme geçerek ilişkilerini yakınlaştırdı. Hatta Sırbistan bir iyi niyet göstergesi olarak Karlofça Antlaşması’nın imzalandığı yere yapılan kilisenin dördüncü kapısını açtı.

Karlofça’da eski bir evin şahane kapısı ve ben. 

İki ülke arasındaki flörtün açtığı kapının hikayesi ise Karlofça Anlaşması’na dek uzanıyor. Malum, tarihte ilk protokol kuralları Karlofça’da (1699) uygulanır. Her ülkenin eşit temsil edildiğinin altının çizilmesi için dört ülkenin temsilcisi dört farklı yöndeki kapıdan aynı anda içeri girer ve yuvarlak masaya otururlar. Yani kimse baş köşede yer almaz. 1800’lerde bu çadırın yerine yapılan kilisenin ise hep üç kapısı açık olmuş ve dördüncüsü kapatılmıştır. Çünkü bu Osmanlı’nın salona girdiği kapıdır. Böylece şu denmek istenmiş; Türkler bir daha burayı işgal edemeyecek! Bu yüzden Belgrad gezilerine genelde Karlofça dahil ediliyor. İyi de yapılıyor. Çünkü sadece tarihi ve siyasi anlamı açısından değil, gezip görmek için de çok güzel bir şehir Karlofça.

Belgrad Kalesi


Şehir dediysem gözünüzün önüne bir İstanbul, İzmir ya da Amsterdam gelmesin. Burası bizim kasabalarımız gibi. Ama temiz, nezih, sakin ve medeni. Küçük ve birbirinden şirin evleriyle bir sayfiye kasabasını anımsatan bu şehri gezerken, pek çok kez kiraların ne kadar olduğunu, sakinleri gibi üzüm ya da başka bir tarım ürünü yetiştirip yetiştiremeyeceğimi düşünüp durdum. Çünkü öyle sempatik bir şehir ki, bir anda avcunun içine alıyor sizi. Tertemiz sokaklarda duyabileceğiniz tek ses ise arı vızıltısı. Meydana geldiğinizde de oyun oynayan çocukların kahkaya ve bağırışları. Arabalar ise küçük ve eski.

Karlofça’nın imzalandığı yerdeki kilise.
 
 
Üstelik aynı şey ülkenin sadece siyasi değil ticari anlamda da başkenti olan Belgrad için de geçerli. Son derece mütevazı bir şehir burası. Tüketim kültürü henüz buraya demir atamamış. Sosyalist kültürün izlerini her yerde görmek mümkün. Mesela hemen herkes ev sahibi. Okullar, hastaneler vs. ücretsiz. Yemekler ucuz, diğer fiyatlar da. Bizim için bile! Ekmek aslanın ağzında olmadığı için de trafik de insanlar da sakin. Üstelik çok yeşil. Şehrin her yerinde uzayıp giden parklar var. Hatta okullar parkların içinde. İmrenmedim desem, yalan olur.
 
 
Bu kilisenin için, Osmanlı’nın girdiği kale mihrabın ardında, artık açık


Bizdeki ya da diğer pek çok ülkedeki gibi yüksek binalar, son model arabalar, acayip restoranlar falan yok ama çok medeniler. Yaya geçidine adımınızı attığınız an arabalar duruyor, araçlar hareket halindeyken de yayalar kendini yollara fırlatmıyor.

Karlofça’da 4 kuşaktır şarapçılık yapan bir ailenin mahzeninde şarap tadımı.


Sosyal yaşantıya gelince… Bizim meyhanelerimize benzeyen restoranları çok keyifli. Hareket halindeki müzisyenler masa masa dolanıyorlar ve söylemeliyim ki, gayet iyiler. Kimse “Çileeeeeee” diye bağırarak kulağımı yırtmadı. Yemekler, aşırı tuzlu ama çok güzel. (Tuzlu olan genelde ana yemek , oluyor. Sipariş verirken “az tuzlu” isteyin ancak kıvam tutturuluyor.) Önden muhakkak ekmek ve yanında meze geliyor. Ardından da çorba. Ama illa ki çorba. Öğlen de geliyor, akşam da. Sonra da mutlaka yanına lahana ilave edilmiş bir salata geliyor. Şaraplar güzel, meyve rakıları ise çok ağır. Erikli, ayvalı, üzümlü diye giden ve şat bardağında servis edilen bu rakı için viski- rakı arası bir şey diyebilirim.

Belgrad sokakları


Muhakkak Tuna Nehri kenarındaki şiir gibi balık restoranlarına gidilmesi gereken Belgrad’da tarihi mekanları, kaleleri, Tito’nun mezarını gezmekten başka ne yapılır derseniz, bence maça gidilir. Malum Kızılyıldız ve Partizan buranın iki büyük takımı. Derbilerinde ülkede adeta iç savaş çıkıyor. Ama benim ne yazık ki, maça gitmeye vaktim olmadı, belki bir dahaki sefere… Bekle beni Kızılyıldız!

Not: tatilbudur’un her cuma günü hareket edilen 3 gece 4 günlük turlarıyla Belgrad’a gidebilirizsiniz. Fiyatlar da çok uygun. Uçak ve konaklama dahil 369 Euoro’dan başlıyor. 

Yemekler