Ata'dan Nuri Bilge'ye

21 Ekim 2012 Pazar - 11:33 | Son Güncelleme : 21 10 2012 - 11:33

Yönetmenler Roma'da toplandı ve...


DÜNYACA ünlü ödüllü yönetmenler Nuri Bilge Ceylan ve Ferzan Özpetek, II. Roma Türk Film Festivali kapsamında, Master Class etkinliğinde İtalyan sinemaseverlerle buluştu. Usta yönetmenler, filmlerine ilişkin merak edilenleri anlattı.

Roma’da 18 Ekim akşamı açılış töreniyle perdelerini açan ve 15 Türk filminin gösterildiği festival, İtalyanlar’dan büyük ilgi görürken, sinemaseverler, iki usta yönetmenle de buluşma fırsatı yakaladı. Festivalin Onur Konuğu Nuri Bilge Ceylan ile Festival Onursal Başkanı Ferzan Özpetek, Casa del Cinema’da (Sinema Evi) düzenlenen Master Class etkinliğinde yoğun ilgiyle karşılaştı. Katılımcılar, 2 saat süren etkinlik boyunca, ’Ustaya Saygı’ ve açılış filmi de dahil olmak üzere 4 filmiyle festivalde yer alan Ceylan ve Özpetek’in bakış açısını ve çalışma tekniğini tanımak adına detaylı soru sormaktan geri durmadı. Nuri Bilge Ceylan, tüm sanat hayatının bir hediyeyle başladığını, "Gençliğimde çevremde sanat namına bir şey yoktu çevremde. Fakat 15 yaşlarımda, doğum günümde hediye edilen bir fotoğraf kitabıyla başladı her şey. Önceleri fotoğraf bir oyun gibi geldi ama sonra değişti. Hediyeler, insanın hayatını değiştirebilir" sözleriyle anlattı.

Nuri Bilge Ceylan, filmindeki diyalog azlığıyla ilgili bir soru üzerine şunları söyledi:

"Ben filmin anlamının diyalog yoluyla olmasını çok istemiyorum. Hayatta öyle değil gibi geliyor bana. Hayatta ben bayağı yalan söylediğimizi düşünüyorum. Gerçeği öğrenmek isteyen biri, birisinin söylediğine bakmamalı gibi geliyor. Ya da ben gerçeği oradan edinmiyorum gibi geliyor. O yüzden sinemada da öyle olması gerektiğini düşünüyorum. Yani ifadelerinde, söylemediklerinde, saklamayı tercih ettiklerinde daha çok gerçek saklı gibi geliyor. Bu görüşümü, sinemaya da bir şekilde yansıtmak istiyorum."

Ceylan, diyalogla ilerleyen bir film istemediği için de diyaloga çok yaslanmamaya çalıştığını anlatırken, şöyle konuştu:

"Bu son filmimde biraz daha diyalog vardı. Bundan sonraki filmlerimde de daha çok olacak galiba. O konuda da kendimi sınamak istiyorum. Çok diyalog da olsa bakış açısı değişmeyeceğini düşünüyorum. Diyalogda söylenenlere, seyircinin inanmamasını, anlamı başka şeylerde üretmesini diliyorum. Hayatta kül yutmayan biri, sinemada da yutmamalı. Ama bunu herkes yapamaz. O yüzden Hollywood herkesin anlayabileceği bir yol tutturmalı ki filmler iş yapsın. Benim filmlerim biraz daha sofistike olmak zorunda. Yoksa motivasyonum olmuyor. Gerçeği nasıl alıyorsam hayattan, izleyicinin de öyle almasını istiyorum."

DİGİTAL TEKNOLOJİ, FİLMLERİ DİDAKTİZMDEN KURTARDI

Nuri Bilge Ceylan, izleyiciler arasında bulunan eşi Ebru Ceylan’ın, "Eski efsanevi filmlerin ruhunu yakalayamamak, digital teknolojiye mi bağlı?" soru üzerine, "Ben 35 milimetrelik filmi çekerken, çok uzun çekemiyordum. Çünkü çok pahalıydı. Hep içimde kalıyordu. Benim çalışma sistemim biraz farklı oyunculuk dozlarını, farklı şeyleri deneme ve bunu montajda son kararı vermek üzerine emin olmayan bir tavır üzerine yürüdüğü için digital teknoloji bana çok şey getirdi. Yani filmleri biraz daha didaktizmden kurtardı gibi geliyor. Örneğin 35 milimetre çektiğim tüm filmlerin çekim süresi, 13 saat uzardı ama şimdi 120 saati bulmaya başladı bu. Bu her zaman iyi midir? Olmayabilir ama benim çalışma tarzım için iyi olduğunu hissediyorum. Duyguların değişmesi, dijital teknolojinin değil biraz da dünyanın değişmesiyle alakalı" karşılığını verdi.

"LÜKS, SİNEMAYA BİR ŞEY GETİRMİYOR"

Büyük bütçeli filmlerin bir yönetmen üzerinde baskı yaratıp yaratmadığı sorusu ile karşılayan usta Yönetmen Ceylan, "İster istemez yaratıyor. Küçük bir ekiple çalışırken benim için hiç problem yoktu. 1 ay bile beklesem çekim yapacağım yerde 5 kişiydik sonuçta. İlk filmim kasabayı bir yılda çektim. Çok özgürdüm yani. 2 kişiydik sonuçta. Ancak 70 kişi, bunların otel masrafı, yeme-içme masrafı var. Sonuçta sınırsız bütçeyle çalışmıyoruz. Sınırsız da olsa bana bu kadar masraf saçma geliyor. Sette olabildiğince az insan olmalı. İşi olmayan bulunmamalı. Bu yüzden mümkün olduğu kadar az, işinde iyi olan insanları seçerim ben. Filme en olumlu yansıyacak olan şey zaman. Daha çok düşünebilirsin, özgürce beklersin. Bu da daha küçük ekiple mümkün. Lüks, sinemaya çok fazla bir şey getirmiyor" diyerek görüşünü paylaştı.

"BÜYÜK BÜTÇELİ FİLMLER BENİ KORKUTUR"

İlk filmi ’Hamam’ı, çok az bütçeyle çektiklerini hatırlatan Ferzan Özpetek ise, "Ancak özgür değildik. 3’üncü gün film bitti. Annem yemekleri pişirip gönderiyordu sete. Benim kıyafetlerimi oyuncu Alessandro Gassman giyiyordu. Bu bütçenin kısıtlılığı değil, sürünmek olayıydı. Bütün gün aç bir şekilde sandviç bekliyorduk ama bunun hoş yanları da vardı. Toplam 9 kişiydik, 6 kişilik de Türk grubu vardı. 5 hafta çekim yaptık, 300 bin Euro bütçeliydi. Ondan sonra ’Harem Suare’yi yaptım. Daha büyük bir bütçesi vardı. Onun rahatsızlığını hissettim. Büyük bütçeli filmlerde bir takım insanların türemesinden korkuyorum. Tamamen haftalıklarını almak için oradalar. Bu yüzden büyük bütçeli projelerden çok korkarım ben" diye konuştu.

Özpetek, imkanların azlığıyla, yaratıcılığın kamçılandığını da eklerken, Ceylan, bütçelerin büyümesiyle, çalışma tarzının, ilkelerinin ve anlatım tarzının değişmediğini kaydederken, "Hayatta bana acı veren yalnız hissettiren şeyler bana film yapmayı itiyor, En yakın dostuma bile sözle anlatamadığım şeyleri filmlerimle anlattığımı düşünüyorum" dedi.

"FİLMLERİMİN ÇOK İZLENMESİNİ BEKLEMİYORUM"

İzleyiciler arasında bulunan oyuncu ve komedyen Ata Demirer ise, "Bir filmi yapmaya nasıl karar veriyorsunuz? Ticari düşünüyor musunuz?" sorularını yöneltti. Bunun üzerine Ceylan, "Bu filmi gerçekten yapmak istiyor muyum?’ diye düşünüyorum. Bunu kendime her gün binlerce kez soruyorum. Benliğimi kaplayan bir şey olmalı senaryo. Ticari bir düşüncem olmadı. Böyle bir potansiyelim de yok" diye yanıt verdi. Ceylan, hangi motivasyonun onu film yapmaya ittiğini de, "Diğer insanlarla çok paylaşamadığım taraflarımı film yapmayı severim. Onların da çok izlenmesini beklememek gerekiyor. Bana acı veren, yalnız hissettiğim, korktuğum, anlatmaya bile korktuğum, kendime bile ifade etmekte, anlamakta zorlandığım, böyle daha zor bölgeler beni film yapmaya iten şeyler" diyerek açıkladı.

Her iki yönetmen de, genellikle kendi seyretmek istedikleri filmleri ekrana yansıttıklarına vurgu yaparken Özpetek, "Ben de bir projeye başladığımda, devamlı olarak kafamda başka bir projeyi ilerletiyorum. Hep sığındığım bir proje oluyor. Ticari kelimesini kullanmak çok ağır. Öyle düşünseydim o zaman hayat daha kolay olurdu" dedi.

"ARTIK ROMA’DA FİLM ÇEKMEK İSTEMİYORUM"

Bir soru üzerine artık birçok yönetmen gibi Roma’da film çekmek istemediğini belirten Ferzan Özpetek, bu nedenle bir önceki filmini İtalya’nın güneyindeki kentlerden Lecce’de çektiğini söyleyerek, şöyle devam etti:

"Her şey mükemmeldi. Bir rüya gibiydi. Roma’da film çekerken ne kadar zorluk varsa karşınıza çıkıyor. Bir pratiklik yok. Bir de Romalılar film setlerine karşı artık çok yorgunlar. Sette, ’Mükemmel Bir Gün’ filmini çekiyorduk. Kışın, sabah saatin 5’i. Bisikletli bir adam, ’Oğlum gidip çalışsanıza, niye zaman kaybediyorsunuz’ dedi. Çok sinirlendim. Neredeyse küfür edecektim ardından. Bu, ne bir kez ne de iki kez yaşandı. Maalesef hep yaşıyoruz. Şahane Misafir’in setinde, bir adam sürekli korna çalarak, bizi rahatsız etmek istedi. Bu kötülükten başka bir şey değil. Roma’nın dışında film çekmek bu nedenle daha iyi."