Yargıtay, 12 Eylül davasında kararını açıkladı

AA |  23 Haziran 2016 Perşembe - 19:26 | Son Güncelleme : 23 06 2016 - 20:09

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 7. Cumhurbaşkanı Evren ve eski Hava Kuvvetleri Komutanı Şahinkaya'nın 12 Eylül askeri darbesine ilişkin yargılandığı davanın temyiz incelemesini tamamladı.


Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren  ve eski Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya'nın 12 Eylül askeri darbesine  ilişkin yargılandığı davanın temyiz incelemesini tamamladı. 
 
12 Eylül askeri darbesine ilişkin dava Ankara 10. Ağrı Ceza  Mahkemesinde görüldü. 12 Eylül davasında sanıklar Kenan Evren ve Tahsin  Şahinkaya, 765 sayılı TCK'nın "Devlet kuvvetleri aleyhine cürümler" başlıklı 146.  maddesi uyarınca önce "ağırlaştırılmış müebbet hapis" cezasına çarptırıldı,  ardından takdiri indirimle bu cezaları "müebbet hapis cezasına" çevrildi.
 
Kararın temyiz edilmesinin ardından, süreç devam ederken, Kenan Evren  9 Mayıs 2015'te, Şahinkaya 9 Temmuz 2015'te vefat etti.
 
Yerel mahkeme kararının temyiz incelemesini tamamlayan Yargıtay 16.  Ceza Dairesi, sanıkların ölümleri nedeniyle davanın düşürülmesine karar verdi  ancak kararda, darbe suçuna ilişkin tespitlerde bulunuldu.
 
Türk ve İtalyan doktrinindeki anayasal düzene karşı suçlara ilişkin  görüşlere de yer verilen kararda, bu görüşler dikkate alındığında, anayasal  düzene karşı işlenen suçlarda, suçun failinin herkes olabileceği, askeri darbenin  maddi cebir içerdiğinin tartışmasız bir gerçek olduğu belirtildi.
 
Kararda, "tamamlanmış askeri darbe suçunun yargılanamayacağına"  ilişkin savunmanın yerinde görülmediği ifade edilerek, "Devletin kudret ve  kuvvetini kullananlar ya da iktidar sahipleri de bir suçun faili olabilirler.  Anayasal düzenin öngördüğü demokratik teamüller dışında sistemin değiştirilip  yeni bir düzen kurulması halinde, darbe yapanların kendilerini hukuki yönden de  takip edilmez kılmaya çalıştıkları bir vakıa olduğu gibi devlet kudretini  kullanarak iktidarı ele geçirenleri yargılayamamak fiili bir durum oluştursa da  eylemi suç olmaktan çıkarmayacaktır. Yargılama önündeki hukuki ve fiili  engellerin kalkması halinde pekala yargılanmaları mümkündür." tespitleri yapıldı.
 
"Eylemin suç oluşturmadığı ve sanıkların sıfatları gereği  yargılanamayacakları" şeklindeki iddiaların da irdelendiği kararda, Türkiye  Cumhuriyeti'nin demokratik bir hukuk devleti olduğu, anayasanın kanun önünde  eşitlik ilkesinin, en yalın anlatımla kanunların uygulanmasında kimseye ayrıcalık  yapılamayacağını ifade ettiği vurgulandı.
 
Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan  Hakları Sözleşmesi ve Türk Anayasası'nın kanun önünde eşitliğe ilişkin  maddelerine atıf yapılan kararda, ceza hukukunda ve suç politikasında genel  kuralın "kanun önünde eşitlik" olduğu kaydedildi.
 
Suç tarihindeki görev nedeniyle görevli mahkeme
 
Sanıkların askeri yargıda veya Yüce Divan sıfatıyla Anayasa  Mahkemesinde yargılanması gerektiği yönündeki iddiaların da irdelendiği kararda,  suç tarihindeki sıfatları genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanı olan sanıklar  hakkındaki yasal düzenlemeler incelendiğinde, sanıklara isnat edilen suçların  yargılamasında askeri yargının görevli olmadığının tespit edildiği belirtildi.
 
Sanıklar hakkındaki soruşturma tamamlanıp dava açıldıktan sonra 11  Şubat 2014'te getirilen düzenlemeyle genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının  Yüce Divan'da yargılanmasının önünün açıldığı hatırlatılan kararda, bu  düzenlemenin davanın açılmasından sonra yürürlüğe girmesi nedeniyle sanıklar  hakkında uygulanma olanağı bulunmadığı ifade edildi.
 
Kararda, farklı muameleyi men eden kanun önünde eşitlik ilkesi  gereğince rütbe ve konumu ne olursa olsun sanıkların da herkes gibi suç oluşturan  eylemleri nedeniyle yargılanacaklarında şüphe bulunmadığı vurgulanarak, şunlar  kaydedildi:
 
"İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesinde, 'Türk Silahlı Kuvvetlerinin  vazifesi, Türk yurdunu anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni  korumak ve kollamak' olarak tanımlandığında göre, yasayla verilen görevin meri  anayasal düzeni, bu sistemin öngördüğü kurallar doğrultusunda iktidar olan  hükümeti korumak yükümlülüğünü içerdiğinin kabulü gerekir. Bu itibarla, anayasal  düzenin cebren ilgası ve meşru hükümetin askeri darbeyle devrilmesi şeklinde  gerçekleşen eylemlerin anılan kanun maddesinden kaynaklanan görev kapsamında  kaldığının savunulması hukuki dayanaktan yoksun, demagojik bir yorumdan  ibarettir. Eylem sırasında ve sonrasında meri bulunan mevzuata göre  ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren askeri darbe ile anayasal düzenin  değiştirilmesi suçunun, görevin sağladığı imkanlar kullanılarak işlendiği sabit  ise de görev kapsamında işlendiğinin kabulü olanaklı değildir. Hiçbir görev, hiç  kimseye suç işleme hak ve ayrıcalığı vermez."
 
"Darbe suçunu yaptırımsız bırakmak..."
 
Sanıkların eylemlerinin suç olup olmadığının da irdelendiği kararda,  Avrupa aydınlanma çağında öne çıkan İngiliz, Alman ve İtalyan hukukçu ile  filozofların suç ve cezaya ilişkin yaklaşımlarına atıfta bulunuldu, Türk hukuk  profesörlerinden Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, Prof. Dr. Erdoğan Teziç gibi  isimlerin hukuk kitaplarından alıntılar yapıldı.
 
Kararda, suçun işlenmesiyle bozulan hukuk düzeninin yeniden tesis  edilmesi için, bu düzenin hamisi devletin suçluyu cezalandıracağı, cezanın da  toplumun kendisini savunmak için başvurduğu bir önlem olduğu anlatıldı.
 
Toplumdaki adalet duygusunun tatmin edilmesinin gerekliliğine işaret  edilen kararda, şu tespitlerde bulunuldu:
 
"Suç tarihi itibarıyla ülkemizde çok partili hayata geçişten sonra,  köklü temelleri olmayan demokrasi serüveninde, henüz demokrasi kültürünün  oluşmasına fırsat vermeden darbe yapma alışkanlığını sıradanlaştıranların, unvan  ve statüleri ne olursa olsun, ihlal edilen hukuk düzeninin tesisi, toplumun  demokratik geleceğinden emin olması ve mukadderatını tayin hakkının korunması  bakımından, her suçlu gibi cezai bir yaptırıma tabi tutulması hukuk devleti  olmanın gereğidir.
 
Ceza hukuku açısından, halkın iradesine en ağır müdahalelerden olan  darbe suçunu yaptırımsız bırakmak cezanın önleyiciliğini etkisiz kılacağı gibi,  sonradan işlenebilecek suçlar yönünden teşvik edici olacaktır. Toplumun kendisini  ve demokratik hayatını savunmak için yaptırım uygulanması, demokratik toplum  bakımından zorunlu görülmelidir."
 
Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren  ile eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya'nın  yargılandığı 12 Eylül davasının temyiz incelemesini tamamladı. 
 
Gerekçeli kararda, darbeye dayanak gösterilen Türk Silahlı Kuvvetleri  İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesi tartışıldı.
 
Kararda, "ülkenin içinde bulunduğu koşulların darbe yapmayı zorunlu  kıldığının, 211 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 35.  maddesindeki 'Türk Silahlı Kuvvetlerinin vazifesi, Türk yurdunu Anayasa ile tayin  edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamak' şeklindeki düzenlemenin,  Türk Silahlı Kuvvetlerine cumhuriyeti koruma ve kollama görevini verdiğinin  savunulduğu" anımsatıldı.
 
"Darbe sonucu yürürlükten kaldırılan" 1961 Anayasası'ndaki, "Egemenlik  kayıtsız şartsız Türk milletinindir. Millet, egemenliğini anayasanın koyduğu  esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması hiçbir  suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya  organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz", "Yasama  yetkisi, Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez" ve "Yürütme  görevi, kanunlar çerçevesinde Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından yerine  getirilir" maddeleri aktarılan kararda, bu maddelerle, millete ait egemenlik  yetkisinin, anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar olan TBMM,  Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulunca kullanılacağının açıkça düzenlendiği ifade  edildi.
 
"Hiçbir görev kişilere suç işleme hakkı veremez"
 
Gerekçeli kararda, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 35.  maddesinin anlamı ve normlar hiyerarşisindeki konumu incelendiğinde, yasa  hükmüyle, silahlı kuvvetlere, anayasal düzene yönelen iç ve dış tehditleri  ortadan kaldırma görevi verildiği bildirilerek, "Aksine kabul ile anayasal düzeni  zorla değiştirme hakkını verdiği şeklindeki yorum, demokratik hukuk devleti  ilkesine aykırı olacaktır. Kaldı ki normlar hiyerarşisine göre yasaların anayasa  hükümlerine aykırı olamayacağı gibi, bir iç hizmet kanununun, üst norm olan  anayasayı değiştirme yetkisi veremeyeceği de açıktır. Anayasal düzeni cebren  değiştirmeyi suç olarak düzenleyen 765 sayılı TCK'nın 146. maddesinin suç  tarihinde yürürlükte olduğu gözetildiğinde anılan kanunun, sanıklara suç olarak  tanımlanan 'anayasal düzeni cebren değiştirme' hakkı vermeyeceğinde de kuşku  yoktur. Hukuk devletinde hiçbir görev kişilere suç işleme hakkı veremez."
 
Kararda, 1961 ve 1982 anayasalarında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin,  anayasal görevinin prensip olarak harici tehditlere karşı "yurt savunmasına  hazırlanmak" olduğunun vurgulandığına dikkat çekilerek, İç Hizmet Kanunu'nun 36.  maddesinde ise bu görevin "harp sanatını öğrenmek ve öğretmek" olarak şerh  edildiği bildirildi.
 
Aynı anayasalara göre, milli güvenliğin sağlanmasından ve silahlı  kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından, TBMM'ye karşı Bakanlar Kurulunun  sorumlu olduğuna işaret edilen kararda, "Yurt savunması ya da cumhuriyetin  korunup kollanması bakımından silahlı kuvvetlerin harekete geçirilmesinde  inisiyatifin tamamen siyasi iktidarda olduğu anayasa gereğidir. Zira hukuk  kuralları koyma ve kamu gücünü kullanma tekeli, devleti yönetenlerin elindedir.  Modern devletin özünü, cebir kullanma tekeline sahip bulunan siyasal iktidar  oluşturmaktadır" ifadeleri kullanıldı.
 
TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesinin müsnet suç yönünden hukuka  uygunluk nedeni olarak kabul edilemeyeceği belirtilen kararda, "zorunluluk  hali"nin ise Türk Ceza Kanunu'nda "cezasızlık" nedeni olarak düzenlendiği  hatırlatıldı.
 
Zorunluluk halinin uygulanma şartlarının sıralandığı kararda, şunlar  kaydedildi:
 
"Somut olay belirlenen şartlar bakımından değerlendirildiğinde yerel  mahkemenin, 12 Eylül 1980 öncesi meydana gelen birçok terör olayının sıkı yönetim  ilan edilmesine rağmen kasten veya ihmali davranış sonucu önlenmediği yönündeki  kabulünde maddi olaylar ve dosya kapsamına göre hukuka aykırılık bulunmamaktadır.  Darbe gününden itibaren tüm olaylar sona ermiştir. Darbe öncesi yaşanan ağır ve  muhakkak olduğu savunulan tehlikelerin anayasal düzenin değiştirilmesini hangi  suretle zorunlu kıldığı açıklanamamıştır. Sıkı yönetim uygulanan ülkede  sanıkların tehlikeye karşı koyma yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu itibarla  tehlikenin vukuuna bilerek sebebiyet veren, tehlikeye karşı koyma yükümlülükleri  bulunan, anayasal düzeni değiştirmeden de tehlikeyi bertaraf etme imkanına sahip  olduğu anlaşılan, eylemlerinde tehlike ile mukayese edildiğinde açık orantısızlık  bulunan sanıkların müsnet suçları zorunluluk halinde işlediklerinin kabulü  hukuken mümkün görülmemiştir."
 
 
Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren  ile eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya'nın  yargılandığı 12 Eylül davasında, sanıkların ölümleri nedeniyle düşme kararı  verilmesi gerektiğine hükmetti. 
 
Dairenin gerekçeli kararında, darbe yapanların ömür boyu  yargılanmasını engelleyen geçici 15. maddeye ilişkin değerlendirmelere yer  verildi.
 
Darbe başarılı olduğu takdirde yürürlükte olan anayasal düzenin kısmen  veya tamamen değiştiğine işaret edilen kararda, darbecilerin kendi anayasal ve  yasal düzenini kurduğu belirtildi.
 
12 Eylül askeri darbesiyle 1961 Anayasası'nın kaldırıldığı, yerine  1982 Anayasası'nın kabul edildiği hatırlatılan kararda, "Yeni bir anayasal  düzenin oluşması önceki eylemi suç olmaktan çıkarmayacaktır." denildi.
 
Anayasayı ihlal suçunu düzenleyen 765 sayılı TCK'nın 146. maddesinin,  darbe düzeninin oluşturduğu anayasanın halk oyuna sunulup kabul edilmesinden önce  yürürlükte olduğu gibi düzen kurulduktan sonra da yürürlükten kalkmadığı  vurgulanan kararda, şu tespitlere yer verildi:
 
"1982 Anayasası'nın geçici 15. maddesinin sanıklara dokunulmazlık  sağladığı savunulmuş ise de bu düzenleme, 12 Eylül 1980 tarihinden TBMM Başkanlık  Divanı'nın oluştuğu 7 Aralık 1983 tarihine kadar, Milli Güvenlik Konseyinin, bu  konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı kanunla kurulan  kurucu meclis olarak görev icra eden Danışma Meclisinin, her türlü karar ve  tasarrufundan dolayı cezai ve hukuki takibat yapılamayacağına ilişkindir. Oysa  yüksek mahkeme kararlarında ve doktrinde ifade edildiği üzere suç, fiildir. Fiil  kavramının, anılan kanunun çerçevesini oluşturan karar ve tasarrufların dışında  kaldığının kabulü gerekir. Bu durumda, 'karar ve tasarruf' kavramları içinde  mütalaa edilemeyeceğinden 12 Eylül 1980 tarihinde işlenen tamamlanmış darbe suçu  ile sanıkların bireysel suçlarının, ezcümle 1980 tarihinde işlenen tamamlanmış  darbe suçu ile sanıkların bireysel suçlarının ezcümle işledikleri iddia edilen  işkence ve diğer insanlığa karşı suçların koruma alanı dışında kaldığında kuşku  yoktur. Diğer taraftan 2 Ocak 1980 tarihinde işlendiği kabul edilen darbeye  teşebbüs suçunun, tarih itibarıyla geçici 15. madde kapsamında kalmadığı da  tartışmadan varestedir. Bu nedenlerle gerek 2 Ocak 1980 tarihinde işlendiği kabul  edilen darbeye teşebbüs suçunun, gerekse 12 Eylül 1980 günü işlenen tamamlanmış  darbe suçunun yasal dokunulmazlık kapsamında kalmadığı sonucuna varılmıştır."
 
"Ölüm, suçu ortadan kaldırmaz"
 
Gerekçeli kararda, davayı ve cezayı düşüren nedenlere de dikkat  çekildi.
 
Cezaların şahsiliği ilkesinin gereği, kusurlu hareketiyle belli bir  sonuca yol açan kişinin ölümü halinde onun dışında bir kişinin, yakınlarının bu  sonuçtan sorumlu tutulmasının söz konusu olamayacağı belirtilen kararda, fiili  işleyen sanık veya mahkumun ölümü ile söz konusu prensip doğrultusunda başkası  sorumlu tutulamadığından cezanın düştüğü bildirildi.
 
Ölümün, bir vaka olan suçu ortadan kaldırmadığı kaydedilen kararda,  ortada bu suçtan sorumlu tutulacak kişi olmadığından, devletin suçla birlikte  ortaya çıkan cezalandırma yetki ve yükümlülüğünün düştüğü belirtildi.
 
"Davayı ve cezayı düşüren sebepler suçun varlığına etkili değildirler.  Yani bunlar işlenen fiili suç olmaktan çıkarmazlar." ifadesine yer verilen  kararda, sanıklardan Kenan Evren'in 9 Mayıs 2015, Tahsin Şahinkaya'nın 9 Temmuz  2015'te hayatını kaybettiği hatırlatıldı.
 
Davayı ve ceza ilişkisini ortadan kaldıran bir diğer nedenin "af"  olduğu belirtilen kararda, Anayasa'nın geçici 15. maddesinin "af kanunu" olduğuna  ilişkin görüşlere itibar edilemeyeceği vurgulandı.
 
Kararda, "Af, işlenmiş suç nedeniyle açılmış/açılacak dava veya ceza  mahkumiyetlerinin sonuçlarını ortadan kaldırmak içindir. Gelecekte işlenebilecek  suçlar için af kanunu çıkarılamaz. Esasen kurucu iktidar olduğunu ileri süren  darbe yönetimi suç işlediği kanısında olmadığından suç yoksa ceza da olmaz ilkesi  gereğince af kanunu çıkarmayı zaruri görmemiştir." denildi.
 
Zaman aşımı değerlendirmesi
 
Kararda, dava ve ceza olmak üzere iki türü bulunduğu belirtilen zaman  aşımı, suçun işlenmesinden veya cezanın verilmesinden sonra geçen uzun bir  zamanda devletin cezalandırma yetkisini düşüren sebep olarak tanımlandı.
 
1 Haziran 2005'te yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nın 77. maddesinde  insanlığa karşı suçların yaptırıma bağlandığı ve bu suçlar hakkında zaman  aşımının işlemeyeceğinin hüküm altına alındığı hatırlatılan kararda, çözülmesi  gereken hukuki sorunun, bu düzenlemenin 1 Haziran 2005'ten önce işlenen suçlara  uygulanıp uygulanmayacağına ilişkin olduğu ifade edildi.
 
Öğretide, bir kısım yazarların "Zaman aşımının usul hukukuna ilişkin  bir müessese olduğunu, maddi ceza hukukunda olduğu gibi geçmişe yürümeme  kuralının geçerli olmadığını" savunduğuna yer verilen kararda, buna rağmen  Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 38. maddesinin 1. fıkrasındaki, "Kimse,  işlediği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı  cezalandırılamaz, kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan  cezadan daha ağır bir ceza verilemez" ve 2. fıkrasındaki "Suç ve ceza zaman aşımı  ile ceza mahkumiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır"  biçimindeki emredici düzenlemelerle geriye yürüme yasağının zaman aşımı yönünden  de kabul edildiğinin anlaşıldığı kaydedildi.
 
Kararda, şu değerlendirmelerde bulunuldu:
 
"Bu itibarla sanıklara müsnet suçlar yönünden zaman aşımı hükümlerinin  uygulanmayacağına ilişkin görüşlerin hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşması  olanaklı değildir. Sanıkların eylemlerine uyan ve daha lehe olması nedeniyle  uygulanan suç tarihi itibarıyla mer'i 765 sayılı TCK'nın 146/1. maddesinde  yaptırım olarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası öngörülmektedir. Aynı  kanunun 104/1. maddesinde ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis ve müebbet hapis  cezası için 20 yıllık dava zaman aşımı süresi belirlenmiştir. Zaman aşımını  kesici nedenler gerçekleştiğinde bu süre yarı oranında uzayarak (TCK madde 104/2)  30 yıla çıkacaktır. Somut olayda suç tarihleri 2 Ocak 1980 ve 12 Eylül 1980  tarihleridir. Bu tarihten itibaren asli ve fevkalade zaman aşımı süresinin  geçtiği sabittir."
 
Kararda, askeri darbe yapılarak anayasal düzenin cebren değiştirilmesi  veya teşebbüs edilmesinin, mülga 765 sayılı ve halen yürürlükte bulunan 5237  sayılı ceza kanunlarında suç olarak düzenlendiğine dikkat çekildi. 1982  Anayasası'nın geçici 15. maddesinin hukuka uygunluk nedeni oluşturmadığı gibi af  kanunu da olmadığına yer verilen kararda, "Zira darbe yönetimi, darbenin suç  oluşturmadığı kanaatinde olduğundan, 2 Ocak 1980 tarihinde gerçekleşen darbeye  teşebbüs eylemini bu madde kapsamına alınma ihtiyacı hissedilmemiştir." denildi.
 
"Olağan dışı dönemde yapılan işlemlere kolaylık sağlamak için"
 
Geçici 15. madde hükmünün "olağan dışı dönemde yapılan işlemlere  kolaylık sağlamak için" konulduğu belirtilen kararda, şunlar kaydedildi:
 
"Bu düzenlemeyle darbe yönetimi, kurul halinde verdikleri karar ve  tasarruflardan dolayı yargı yoluna başvurulmamasını temin etmek amacı  gütmüşlerdir. Aksine görüş savunulsa bile maddenin lafzının açıklığı karşısında  bu görüşe itibar etme olanağı bulunmamaktadır. Suç oluşturan fiiller karar ve  tasarruf kapsamında olmadığından cezai yönden bir güvence sağlamayacaktır.  Anayasa'nın 83. maddesinde düzenlenen yasama dokunulmazlığı ile geçici 15.  maddenin aynı imkanı sağladığı görüşü isabetli değildir. Her iki norm tamamen  farklı alanları düzenlemektedir. Bu nedenle geçici 15. maddenin yürürlükte olduğu  dönemde 83. maddede olduğu gibi zaman aşımının duracağına ilişkin yerel mahkeme  görüşü hukuki dayanaktan yoksundur.
 
Suç tarihinde yürürlükte olması ve sanıklar lehine sonuç doğurması  nedeniyle uygulanan 765 sayılı TCK'nın 146. maddesinde tanımlanan, anayasal  düzene karşı suçun, aynı kanunun 102/1 ve 104/2. maddeleri gereğince dava  zamanaşımına uğradığı anlaşılmakta ise de sanıkların, hüküm verildikten sonra,  kararın temyizi aşamasında, Ahmet Kenan Evren'in 9 Mayıs 2015, Ali Tahsin  Şahinkaya'nın 9 Temmuz 2015'te öldükleri nüfus kayıtlarından anlaşıldığından,  dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 18 Eylül 2012 tarih ve  158-1773 sayılı kararında ayrıntısı açıklandığı üzere, ölüm halinde sanığın  cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasına, niteliği itibarıyla müsadereye  tabi eşya ve maddi menfaatler dışında hiçbir şekilde devam olunamayacağından ve  bu kapsamda zaman aşımına ilişkin değerlendirme de yapılamayacağından kamu  davasının ölüm nedeniyle düşmesine karar verilmesinde zorunluluk bulunması  bozmayı gerektirmiştir."
 
12 Eylül Davası'nda sanıklar Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya, 765  sayılı TCK'nın "Devlet kuvvetleri aleyhine cürümler" başlıklı 146. maddesi  uyarınca önce "ağırlaştırılmış müebbet hapis" cezasına çarptırılmış, ardından  takdiri indirimle bu cezaları "müebbet hapis cezasına" çevrilmişti.