New York’un ünlü lezzetleri

Haberin Devamı

Tipik Paris brasserie’leri, lezzetiyle tadı damağınızda kalan steak house’ları ile New York diğer büyük kentlerin daima bir adım önünde yer alıyor.

Biliyorum, hepimiz İstanbul’un dünyanın gastronomi başkentlerinden birisi olduğunu zannetmekten hoşlanıyoruz. Son yıllarda çeşitli dünya mutfaklarının iyi örnekleri açıldı, hatta dünyaca ünlü bazı şefler İstanbul’da yeni açılan restoranlara ortak oldular ve bu açıdan itiraf etmeliyim ki durumumuz on-on beş yıl öncesinden çok daha iyi. Müşteriler açısından ise durumumuz ne yazık ki o kadar iyi değil. On beş milyonluk metropolümüzde hala hem öğlen, hem akşam dolu olan restoran sayısı iki elin parmakları kadar bile değil. İstanbul’da günde masalarını bırakın iki, bir buçuk kere doldurmayı başaran bir restoranın bile iyi iş yaptığı kabul edilirken, Londra, Paris ve New York gibi metropollerde akşam yemeği rezervasyonunuzu saat 6-8, 8-10 veya 10-12 arası olarak alıyorlar. Oralarda insanlar akşam tiyaratoya gitmeden gitmeyi bir gelenek haline getirdikleri gibi, tiyatro çıkışında gece yarısını bulan saatlerde brasserie, bistro ve restoranlara gidiyorlar. Hal böyle olunca o şehirler o iyi restoranları bizden daha fazla hak ediyorlar.

Bir çok konuda olduğu gibi, iyi restoranlar konusunda da New York dünyanın diğer şehirlerinden birkaç adım önde gidiyor. Siz bu hafta bu 24 saat uyumayan şehirden birkaç restoran önerisinde bulunacağım. Buna yapmadan önce hemen ekleyeyim ki New York ve Londra gibi şehirlerde restoran önermek çok zordur, çünkü onlarca çok iyi restoran vardır ve kime ne önerirseniz önerin, hep “ama filancayı unuttun” veya “aa, filancaya gitmedin mi” tepkisini alırsınız.

Lafayette güzel ama Balthazar ile rekabet etmesi zor

Doksanlı yıllarda Balthazar’ın açılmasından sonra New York’ta tipik Paris brasserie’leri moda oldu. Balthazar ve yaratıcısı Keith McNally’nin yeni bebeği Minetta Tavern her daim dolu ve yemekleri kadar atmosferi, dünyaca ünlü müşterileriyle popülerliğini sürdürüyor. Bu yıl ünlü şef Andrew Carmellini’nin yeni brasserie’si Lafayette merakla bekleniyordu. Aynı adı taşıyan caddede otuzlu yılların dekorunu taşıyan yüksek tavanlı ve cam cepheli Lafayette güzel, ama Balthazar ile rekabet etmesi zor olacağa benziyor. Nitekim bu satırların yazarı akşam yemeğini Lafayette’te yedikten sonra ertesi gün öğlen Balthazar’ın barının kenarına oturup birası eşliğinde istridyelerini söylediğinde kendisini evine gelmiş gibi hissetti.

Brasserie atmosferinden hoşlanıyorsanız Midtown’da alışverişe öğlen yemeği arası verdiğinizde Rockefeller Center’in ortasında rengarenk bayrakların bulunduğu küçük meydandaki Brasserie Ruhlmann’ı da deneyebilirsiniz. Dana Kaburga Bourgugnion muhteşem. Aslında doğrusunu isterseniz, bu hafta size New York’un bu yıl ki en güzel sürprizi olan Tertulia’yı anlatacaktım, ama yerimiz kalmadı. Boqueria’nın eski şefi Seamus Mullen’in oradaki olağanüstü tapas’ını başka bir zaman anlatırım. Ama hazır New York’tayken, yazıyı steak ile bitirelim. New York’ta steak konusunda hala Brooklyn’deki Peter Luger 1 numara. Manhattan’da ona en yakın steak’leri bulabileceğiniz yer ise eski şef garsonu Wolfgang’ın adını taşıyan steak house’lar. Peter Luger’in neredeyse sadece kaç kişilik steak istediğinizi soracak kadar sade olan menu’sunu uygulayan Wolfgang’s’ın son şubesi New York Times binasının altında. Üç tarafı çok yüksek tavanlarına kadar pencereler ile kaplı olan mekanın bir tarafına çok büyük bir bar yerleştirilmiş, masalarını beklerken içkilerini içen müşterilerden adım atacak yer olmuyor, atmosfer sanki otuzlu yılların bir Hollywood filmi gibi. Etler aynı Peter Luger’deki gibi muhteşem, Porterhouse steak kayak tabakta geliyor, etin suyu, yağı adeta yarım ekmek banacak miktarda tabağın bir kenarında birikiyor. İlk lokmanız ağzınızda erirken düşünmeden edemiyorsunuz, acaba İstanbul’un her biri birbirinden iddialı steak house’larının daha çok fırın ekmek, daha doğrusu daha çok miktarda Porterhouse steak yemeleri mi lazım?

DİĞER YENİ YAZILAR