Son 10 Kasım’a kadar

10 Kasım 2017 Cuma - 7:27 | Son Güncelleme : 10 11 2017 - 7:35

Yaşadığımız ülkeyi ve Cumhuriyet’i bize armağan eden, çağdaş yolu gösteren Ulu Önder Atatürk’ü aramızdan ayrılışının 79. yıl dönümünde sonsuz özlem ve bağlılıkla bir kez daha anıyoruz...


'Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan’ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs’süz, Şam’sız, Lübnan’sız, Beyrut’suz ve Halep’siz, öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız...
 
... Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz, istasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
 
- Benim Ahmed’i gördünüz mü? diyor. Hangi Ahmed’i? Yüz bin Ahmed’in hangisini? Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği İstanbul yolunun aksini gösteriyor:
 
- Bu tarafa gitmişti, diyor.
 
O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdat’a mı?
 
Ahmed’ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed’ini görsen, ona da soracaksın:
 
- Ahmed’imi gördün mü?
 
Hayır... Hiçbirimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü. Allah’ın Muhammed’e bile anlatamadığı cehennemi gördü.
 
Şimdi Anadolu’ya, batıdan, doğudan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykırışarak esiyor. Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve Çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor. Anadolu Ahmed’ini soruyor. Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed, şimdi onun pahasını kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz...”
 
Birinci Dünya Savaşı’nda Suriye ve Filistin Cephesi Komutanı Cemal Paşa’nın emir eri olarak görev yapan Falih Rıfkı Atay, 4 yıl sonra hazin bir sonla döndükleri Anadolu’nun ve dört cephede savaşmaktan bitap düşmüş Anadolu çocuklarının durumu böyle resmeder Zeytindağı’nda... Vaziyetin devamı daha da felakettir... Dört yandan işgal edilmiş yoksul, çağın dışında bir ülke; para yok, silah yok, örgüt yok. Yıllardır süren savaşlardan bitmiş bir halk, İtilaf Devletleri’nin yüzyıllık emperyalist emellerini dayattığı Sevr’e teslim olmuş bir yönetim vardır. Bir de gelecek güzel, rahat günlere inanan şayak kalpaklı bir adam; Çanakkale Cephesi’ndeki başarılarıyla milletine kurtuluş umudu yaratan, yarattığı umudu tüm Anadolu’ya yayan Mustafa Kemal...
 
Bağımsızlık ateşini yaktı
 
Dağlarda tek tek yanan ateşler onun yüreğinde korlanacak, tam bağımsızlık yolunda Samsun’a attığı ilk adımın ardından millet onun Önderliğinde toplanacaktır. Artık tüm Anadolu’yu saran o ateş, ne yokluk tanır ne zorluk; kendi mucizesini yaratan halk, kağnılarla emparyalizmi ezip geçecek, tüm mazlumlara örnek olacak bir kurtuluş destanını yazacaktır...
 
Kimi yolculuklar vardır; bitti sanılan yerde tekrar başlayan; 19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlayıp 9 Eylül 1922’de İzmir’e ulaşan Mustafa Kemal’in yolculuğu da böyledir. Samsun’a bir asker olarak ayak basan Mustafa Kemal, İzmir’de silahını bırakır, üniformasını çıkarır. Yolun devamında yeni bir mücadeleyi başlatacaktır; her alanda çağdaşlaşma ve kalkınma. Çünkü O’na göre büyük ve ebedi kurtuluş, sömürüden, cehaletten, ilkellikten, bağnazlıktan, maddi manevi kölelikten kurtuluştur. İki ayaklı mücadelenin birincisi bir bakıma Anadolu rönesansı sayılan sosyal kültürel alanda kalkınma, ikincisi ekonomik kalkınmadır... Hanedanın saltanatı artık milletindir. Padişah kulluğundan vatandaşlığa geçen yoksul köylü toplum, Cumhuriyet’le birlikte uygar bir yaşamı benimseyecek, üretecek, sanayileşmeye geçecektir. Tüm bunları da tek kuruş borç almadan, kendi yağıyla kavrularak başaracaktır. Atatürk’ün asıl mücadelesi; uygar bir toplum yaratma gayesi ise son nefesine değin sürecektir.
 
Işığı yolumuzu aydınlatıyor
 
Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı eserinde Atatürk’ü sadece bir asker, bir siyasi lider gibi anlamak ve öyle anlatmanın O’nu hiç anlamamak olduğunu vurgular, O’nun bir dahi oluşunu şu sözlerle ifade eder: “Bir fıkrasından, bir hikâyesinden, bir yazı veya nutkundan hemen anladığımızı sandığımız Gazi, aradıkça yeni bir sır verir.”
 
Atatürk bugün de aradıkça, anlamaya çalıştıkça, yeni sırlar veriyor, ışığıyla yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.
 
Çağın ilerisindeki fikirleri, devrimleri ve bir asra yaklaşan en büyük eseri Cumhuriyet’le ölümsüzlüğe ulaşan Atatürk, yaşamı boyunca olduğu gibi bugün de yarın da halkı tarafından sürekli büyüyen sevgi, saygı ve minnetle anılacaktır.
 
‘Ölüm de savaşın başka türlüsüdür’
 
Atatürk oldukça duygusal bir insandı ve gözyaşlarını gizlemezdi. Çocukluk arkadaşı Nuri Conker’in ölümü onu derinden sarsan ve gözyaşlarına boğan olaylardan biridir. Acı haberi alınca hıçkırıklara boğulur; ‘Hey koca dost, koca adam! Demek sonunda kadere sen de boyun eğdin. Ölüm de savaşın bir başka türlüsü! Beklenmedik bir anda bir şarapnel parçası gibi sevdiğini alıp götürüyor insanın. Böyle olduğu halde niçin birbirimizi sevmeyiz yeterince?’
 
Sofraları bir akademiydi
 
Atatürk için kitap okumak bir tutkudur. Çocukluktan süregelen bu alışkanlığını öğrencilik yıllarında hatta cephede dahi sürdürdü. Fransızca, Almanca, Bulgarca, Arapça bilen Atatürk, birçok kitabı orjinal dilinden okumuştur. Yeni alfabeyi tahta başına geçerek halkına  bizzat kendi öğreten Atatürk, ‘Başöğretmen’ sıfatına sahip tek liderdir. Atatürk’ün sofraları da bir akademi; tartışma, araştırma alanıdır. Her yemekte bir kara tahta ve o gün konuşulacak konuya dair büfenin üzerine sıralanan kitaplar bunun en açık göstergesidir. Atatürk farklı görüşteki insanlarla tartışmayı özellikle önemser, herkesi saygıyla dinlerdi. Bu sofralarda genç Cumhuriyet’in uygarlaşma yolunda atacağı adımlar konuşulur, devleti yönetenler zorlu sınavdan geçirilir, konunun uzmanlarından, sanat ve bilim insanlarından fikirler alınırdı. 
 
‘Hepsi benim kadar yorgun, uykusuzdur’
 
İnsanlara karşı oldukça sevgi dolu ve saygılı davranan Atatürk, hata yapanlara karşı her daim hoşgörülü ve bağışlayıcıdır. Empati kabiliyeti oldukça yüksek olan Atatürk’ün nazik tavırlı ve ince düşünceli kişiliğini gösteren nice anılar vardır. Onlardan birisi şöyledir:
 
‘Mustafa Kemal cepheden trenle Ankara’ya dönerken geceyi Beylik Köprü İstasyonu’nda, kompartımanda geçirmişti. Soğuk bir geceydi, üşümüştü ve yorgunluğunu bir türlü atamadığı Sabah yüzünden belli oluyordu. ‘Uyuyamadım, yastık battaniye koymamışlar. Koluma dayanayım dedim, olmadı.. Setremi yastık yapayım dedim, üşüdüm. Velhasıl uyumak kabil olmadı.’
 
Yahya Galip üzgün:
 
‘Paşam, niçin haber vermediniz?’
 
‘Hepsi benim kadar uykusuzdur, yorgundur; rahatsız etmek istemedim.’ (İsmet Kür; Anılarla Mustafa Kemal Atatürk)
 
Gözyaşlarını böyle açıkladı
 
Florya Deniz Köşkü’nde bir gece dinlediği şarkılarla duygulanan Atatürk’ün ağlayışına şahit olan Sabiha Gökçen, ertesi gün gözyaşlarının sebebini sorar. Cevap vermeyen Atatürk, Yaveri Cevat Abbas’ı ve Sabiha Gökçen’i yanına alarak yola çıkar. Bir ara ‘Cevat, biz Anadolu’ya çıktığımızda hep bir ağızdan bir marş söylüyorduk hatırlıyor musun?’ diye sorar. ‘Hatırlamaz olur muyum Paşam, ‘Dağ başını Duman almış’...
 
Hep bir ağızdan bu marşı söylerler. Marş bitince yine hüzünlenen Atatürk Sabiha Gökçen’e dönerek şunları söyler:
 
‘Gökçen, ben bu toprakları seviyorum, yurdumun dağlarını, taşlarını... Göğünü, havasını seviyorum. İnsanlarını seviyorum. Köylüsünü, çiftçisini, ırgatını, işçisini, çobanını, sanatçısını, askerlerini, gencini, ihtiyarını tüm insanlarını seviyorum memleketimin... Bazı şarkılar bana bu insanlardan bir gün kopacağımı hatırlatıyor. Onlardan uzak düşeceğim ve bir gün onlarla olamayacağımı hatırlatıyor. İşte o zaman, şarkının sözleri ne olursa olsun içime bir ateş düşüyor. Ve sonradan gözyaşı olarak akıp gidiyor. Unutma Mustafa Kemal’ler de insandır ve onlar da zaman zaman şu ya da bu nedenlerle ağlamak isterler.” (Oktay Verel, Sabiha Gökçen - Atatürk’le Bir Ömür)
 
‘Güvenlik tedbirleri halkı rencide etmemeli’
 
Atatürk’ün kendiyle övündüğü tek yönü bir halk çocuğu olmasıydı. O her daim bununla gururlanır, halkının sevgisini de her şeyin üzerinde tutardı. Çoğu geceler kimseye haber vermeden Dolmabahçe Sarayı’ndan çıkar, sokaklarda yürür, halkla birlikte denize girer, balıkçı kahvehanelerine, mahalle düğünlerine yahut kendi aralarında eğlenen kalabalıkların arasına karışırdı. Yurt gezilerinde de halkla arasına girilmesinden hiç hoşlanmaz, yetkilileri sıklıkla uyarır, bu isteği göz ardı edilince de kızardı.
 
Bursa gezisinde kalacağı eve gelinceye kadar yol boyunca alınan güvenlik tedbirlerini görünce Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a çıkışır:
 
‘Yoldaki hal nedir? Sen olsan ve buraya gelip benimle konuşmak istesen, adım başı iki yanı süngülü askerlerle tutulmuş bir yoldan geçmek hoşuna gider miydi?’
 
Hasan Rıza Soyak; ‘Efendim bu tedbirler yalnız siz geçerken alınıyor’ diyerek Atatürk’ü yatıştırmaya çalışır. Atatürk ise mazeret kabul etmeyecektir:
 
‘Nasıl olursa olsun iyi bir şey değil. Esasen buna lüzum da yoktur. Hatta kapıdaki polisleri de istemem. Alınacak koruma tedbirleri, halkı hiçbir surette ürkütmeyecek ve rencide etmeyecek şekilde olmalıdır.’
 
Kapıdaki üniformalı polislerin yerine sivilleri yerleştirirler. Yollardaki askerler de biraz geriye çekilerek; yoldan gelip geçenlerin görmediği şekilde tarlaların içinde yüzü koyun yatarak çevreyi gözleyecektir. (Hasan Rıza Soyak; Atatürk’ten Hatıralar)
 
‘Atatürk bizden biridir’
 
Cumhuriyet’in 12. yıl dönümü için hazırlanan dövizler görüşü alınmak için Atatürk’e gösterilir. ‘Atatürk bizim en büyüğümüzdür’, ‘Atatürk bu milletin en yükseğidir’, ‘Türk milleti asırlardan beri bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı’ vs... Atatürk hiçbirini beğenmez; hepsinin üzerini çizer ve şöyle yazar: ‘Atatürk bizden biridir’. (Falih Rıfkı Atay, Babanız Atatürk)
 
 

ETİKETLER