Sırada Amerikan kaosu var!

AA |  21 Mayıs 2018 Pazartesi - 14:13 | Son Güncelleme : 21 05 2018 - 14:13

Trump'ın Beyaz Saray'da oluşturduğu çevre, ABD'nin Orta Doğu, Çin ve Avrupa ile ilişkilerinde bundan iki yıl önce akla gelmeyecek politikaları hayata geçirmesini sağlıyor. Washington, bugün tüm ikili ilişkilerine barış değil kaos taşıyor.


"Beyaz Saray'da ilk yılını dahi  tamamlayamayacak, azledilecek, görev süresinin sonunu görmesi mümkün değil"  denilen Donald Trump, Amerikan başkanlık koltuğundaki birinci yılını, tüm bu  söylentileri sonuçsuz bırakan "skandallar serisi" bir performansla tamamladı. 
 
Trump, başkanlığına ömür biçenleri düş kırıklığına uğratırken,  yönetimindeki isimler üzerinde radikal tasarruflar gerçekleştirdi, dereyi  geçerken yalnızca atı değil, neredeyse sürünün tamamını değiştirdi. Dünya bugün,  Trump'ın iktidara yürürken ya da koltuğa oturduktan sonra dillendirdiği,  kimilerince "egzantrik bir işadamının sevimli çılgınlıkları" olarak  değerlendirilen politikalarının hayata geçişini izliyor. Beyaz Saray'da  oluşturduğu çevre, ABD'nin Ortadoğu, Çin Halk Cumhuriyeti ve Avrupa ile  ilişkilerinde bundan iki yıl önce akla gelmeyecek politikaları hayata geçirmesini  sağlıyor. 2. Dünya Savaşı'nın ardından Batı'daki hür dünyayı temsilen, Roma  İmparatorluğu'ndan esinlenerek küresel ilişkilere kendi "barış düzenini" Pax  Americana'yı getirdiği kabul edilen Washington, bugün tüm ikili ilişkilerine ve  kriz bölgelerine barış değil kaos taşıyor. Amerika Birleşik Devletleri'nden aklı  selim sahibi politikalar bekleyenler, güne her defasında yeni şaşkınlıklarla  uyanırken uluslararası düzen Washington kaynaklı irrasyonel hamlelere adapte  olmakta yetersiz kalıyor. Paris İklim Değişikliği Anlaşması'ndan, Trans-Pasifik  Ticaret Anlaşması'ndan ve İsrail aleyhinde kararlar alındığı gerekçesiyle  UNESCO'dan ( Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü ) çekilen bir  zihniyetin, Birleşmiş Milletler'den tamamen çekilmemesinin tek sebebinin Güvenlik  Konseyi daimi üyeliği olduğunu söylersek herhalde mübalağa etmiş olmayız.
 
AB, "dost ABD" hayalinden uyanıyor
 
Trump yönetimi, bugün geldiği haliyle Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti ve  İran gibi, 2017 ulusal strateji belgesinde açıkça kendisine tehdit olarak gördüğü  ülkeleri de aşarak, müttefikleri ile Trans-Atlantik ilişkilerini temellerinden  dinamitleyen alışılmadık bir dış politika rotasına girdi. Avrupalı liderlerin  neredeyse tamamının kapalı kapılar ardında dile getirdikleri şikayetleri  seslendirmek ise Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk'a düştü. Tusk, Trump'ın vergi  demir çelik ve alüminyum ithalatına getirdiği vergilere ve İran' ın nükleer  programına dair anlaşmadan çekilmesine, Amerikan Başkanı'nın en fazla tercih  ettiği iletişim kanalından yanıt verdi. Avrupa Parlamentosu Başkanı, 16 Mayıs  tarihli twitter mesajında, "Donald Trump'ın son kararlarına bakan biri şunu  düşünecektir: Böyle bir dostu olan düşmana neden ihtiyaç duysun. Aslında Avrupa  Birliği olarak kendisine minnettar olmayız, bizi bir hayalden uyandırdı, ihtiyaç  duyduğumuz yardım eli yine kendi kolumuzun bitimindeki kendi elimizmiş"  ifadeleriyle bugünkü ABD ile 6 Haziran 1944'te Nazi işgaline karşı Normandiya  kıyılarına çıkan ABD'nin artık birbirinden dağlar kadar farklı olduğuna işaret  etti.
 
Tusk'un tabiriyle "ABD'nin Avrupa'nın dostu olduğuna dair hayalden  uyanılması"okyanusun iki yakasının ticari çıkarlarındaki çelişkilerin gün yüzüne  çıkmasıyla idrak edildi. Trump'ın mart ayında imza koyduğu ve başta Çin Halk  Cumhuriyeti ile bir ticaret savaşının başlangıcı gibi görünen çelik ithalatında  yüzde 25, alüminyum ithalatında ise yüzde 10 vergi uygulanması kararının, bugün  gelinen noktada Avrupa Birliği'ni hedef aldığına dair şüpheler artıyor. Nitekim,  ABD Başkanı'nın mayıs ayının ikinci haftasında İran'ın nükleer programına ilişkin  anlaşmadan çekilmesi, İsrail'in güvenlik kaygılarını tatmin etmeyi amaçlayan bir  hamle olmasının yanısıra, anlaşmanın imzalanmasını takip eden üç yılda ABD  firmalarının, Avrupa firmalarına karşı İran pazarında denge sağlayamamalarının da  intikamı olduğu izlenimi verdi.
 
Airbus, Peugeot, Siemens ve Total gibi Avrupa markalarının İran  pazarındaki hakimiyetlerine karşı Amerikan enerji şirketlerinin, İran doğalgaz ve  petrol pazarına alınmayışları, yüksek bir potansiyeli olan İran havacılık  sektöründen Boeing'in umduğunu payı bulamaması Trump'ın anlaşmadan çekilme  kararında etkili oldu. İran'daki ticari çıkarları ciddi bir darbeyle karşı  karşıya kalan Avrupa ülkeleri ise 14 Nisan'da Suriye'de Esed rejimi ve İran  hedeflerinin vurulmasında destek oldukları ABD'ye karşı oluşan cephede buldular  kendilerini. Almanya Başbakanı Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron, İran ile  yapılan anlaşmanın sürdürülmesi için Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti ile aynı safa  geçtiler.
 
Avrupa'ya müstemleke muamelesi
 
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, henüz nisan ayında beraberce Beyaz Saray  bahçesine meşe ağacı diktiği Trump'a karşı, 17 Mayıs'ta Sofya'da düzenlenen  Avrupa Birliği-Batı Balkanlar Zirvesi'nde isyan bayrağını açtı. Kendisi Beyaz  Saray bahçesine meşe ağacı dikmekle meşgulken Trump'ın Avrupa Birliği'nin ticari  çıkarlarına incir ağacı diktiğini fark eden Macron, Avrupa'nın ticaret  egemenliğinin korunması gerektiğini ve Avrupa şirketlerinin İran ile ticaret  konusunda kendi seçimlerini yapma haklarının bulunduğunu söylüyordu. Ancak Fransa  Cumhurbaşkanı'nın bu iddiasını dile getirdiği saatlerde, Fransız enerji şirketi  Total, İran'ın Pars doğalgaz sahasında başlattığı SP11 Projesi'nde havlu  atmaktaydı. Total enerji şirketi, yazılı bir açıklama ile yürürlüğe konacak yeni  Amerikan yaptırımlarına mukabele edecek durumda olmadığını, Pars doğalgaz  sahasındaki faaliyetlerini sürdürmek için devlet garantisine ihtiyaç duyduğunu  dile getiriyordu. Benzer bir talebin Alman şirketi Siemens'ten de gelmiş olması,  Avrupa şirketlerinin İran'da kalma konusunda hükümetleri kadar kararlı olmadığını  gösteriyor.
 
ABD'nin yeni Berlin Büyükelçisi Richard Grenell'in bu süreçte izlediği  tavır, Washington'un Trans-Atlantik ortaklarına bir nevi müstemleke muamelesi  yaptığının tipik bir örneği olarak değerlendirilebilir.  8 Mayıs tarihinde  Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier'e akreditasyon mektubunu sunan ABD Büyükelçisi,  aynı gün ABD Başkanı Trump'ın İran anlaşmasından çekildiğini açıklamasıyla  beraber, İran ile iş yapan Alman şirketlerini açıkça tehdit etti. Başkanı Trump  ile üslup konusunda kader birliği yaptığı anlaşılan Berlin'deki Amerikan elçisi,  twitter'dan attığı mesajda "ABD yaptırımları İran'ın kritik sektörlerini hedef  alacak. İran'da iş yapan Alman şirketlerinin operasyonlarına acilen son vermesi  gerekiyor" ifadelerini kullandı. Grenell, benzerlerine son 20 yılda Türkiye'de  bolca rastladığımız antipatik ABD elçilerinin rekorlarını kıracak biçimde,  yalnızca bir haftada göreve başladığı ülkenin kamuoyu tarafından gideceği gün  iple çekilen bir diplomat haline geldi.
 
Trans-Atlantik ilişkilerdeki jeopolitik depremi karşılıklı tehditlerin  ötesine geçirecek bir hamle de Avrupa Birliği Komisyonu'ndan geldi. AB Komisyonu  Başkanı Jean Claude Juncker, ABD tehditlerine pabuç bırakmayacaklarını ima eden  bir sürecin yürürlüğe gireceğini duyurdu. İran'ı hedef alan yaptırımları bloke  edecek yasa sürecini başlatacağını ilan eden Avrupa Birliği Komisyonu, Avrupa  şirketlerinin İran'ı hedef alan yaptırımlara uymalarını yasaklarken, Amerikan  yaptırımlarını uygulamaya zorlayan mahkeme kararlarının da tanınmaması için bir  yasayı uygulamaya geçirecek. Juncker, bununla da yetinmeyeceklerini ve Avrupa  Yatırım Bankası'nın Avrupa şirketlerinin İran'a yatırımlarını kolaylaştırmasına  imkan verecek bir çalışmanın da yolda olduğunu söyledi. Brüksel'den gelen bu  meydan okumaya karşı Trump'ın ilk yanıtı ise NATO üyesi müttefiklerini tehdit  etmek oldu. Trump, savunma harcamalarını NATO taahütleri çerçevesinde gayrı safi  yurtiçi hasılanın yüzde 2 seviyesine çıkarmayan ülkeler için "Onlarla  ilgilenilecek" ifadesini kullandı. İran'ı hedef alan yaptırımlar konusunda  Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa Birliği'nin geldiği bu çatışma noktasında  Hakan Atilla davasına bir parantez açmakta fayda var. İran'a yönelik yaptırımları  delmekle suçlanan eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla Avrupa  Birliği'nin İran'a yönelik ABD yaptırımlarına karşı isyan niteliğindeki kararının  yürürlüğe konmasından yalnızca iki gün önce 32 ay hapis cezasına çarptırıldı.  İran'daki ticari çıkarlarını savunmak için Avrupa Birliği'nin hangi kararları  alacak noktaya geldiği değerlendirildiğinde, Atilla'ya verilen cezanın  anlamsızlığı ve siyasi motifleri daha net bir şekilde kendisini ortaya koyuyor.
 
Mayıs ayı, ABD'nin aleyhindeki cepheyi Ortadoğu politikaları odaklı  olarak genişlettiği bir başka hamleye daha sahne oldu. Birleşmiş Milletler Genel  Kurulu'nda ezici bir üstünlükle alınan karara rağmen, Trump, Kudüs'ü İsrail'in  başkenti olarak tanıyan kararında da, Tel Aviv'deki ABD Büyükelçiliğini Kudüs'e  taşımakta da ısrar etti. Büyükelçiliğin açılışı sırasında Trump'ın kızı ve  damadı, İsrail Başbakanı Netanyahu ile beraber neşeli özçekimler yaparken,  Birleşmiş Milletler kararlarının ihlal edilmesini protesto eden Filistinliler,  İsrail-Gazze sınırında katledilmekteydi.
 
İsrailli ve Amerikalı yöneticilerin Gazze'deki katliamla eş zamanlı  olarak Kudüs'teki törende sergiledikleri manzara ve ardından Gazze'de  yaşananlarla ilgili olarak Birleşmiş Milletler'in bağımsız soruşturma başlatma  girişiminin ABD tarafından engellenmesi Trans-Atlantik ilişkilerde yeni bir  kırılma noktası yarattı. Almanya, İngiltere ve Belçika bağımsız bir soruşturma  için ısrar ederken, İngiltere Başbakanı May, sözcüsü aracılığıyla, Trump'ın  büyükelçiliği Kudüs'e taşıma kararının Ortadoğu'da barış umutlarına vurulan bir  darbe olduğunu tekrarladı ve ülkesinin büyükelçiliğini taşımak gibi bir niyeti  olmadığını duyurdu.
 
Asya-Pasifik'te barış süreci kesildi
 
İran ve Filistin cephelerinde müttefikleri ile farklı kutuplara  savrulan ABD'nin Asya-Pasifik bölgesindeki performansı da umut verici değil.  Kuzey Kore'nin nükleer silahlardan arındırılması konusunda sağlanan ilerleme ile  neredeyse Trump'a Nobel Barış Ödülü adaylığı getirecek gelişmeler, bir anda  rüzgarın yön değiştirmesiyle ters yüz oldu. Dünya 12 Haziran'da Singapur'da  gerçekleşeceği açıklanan Trump-Kim Jong Un zirvesini izlemeye hazırlanırken,  Kuzey Kore 16 Mayıs'ta önce Güney Kore ile görüşmelerden çekildiğini duyurdu  ardından Singapur Zirvesi'nin de asla gerçekleşmeyebileceği mesajını verdi. Kuzey  Kore'nin bu ani tavır değişikliğinin altında, Pyongyang yönetimine, 2003-2004  yıllarında, Libya'nın nükleer programına son verilmesi sırasında uygulanan  modelin dayatılması yatıyor. Libya lideri Muammer Kaddafi, 2003 yılında Saddam  Hüseyin'in devrilmesinin ardından sıranın kendisine geleceği endişesi ve ülkesini  çaresizliğe sürükleyen ekonomik ambargolardan kurtulmak için Batılı ülkelerle  masaya oturmuştu. ABD ve İngiltere, Libya'nın nükleer tesislerinde denetim yapma  hakkı almış, tesislerindeki cihazlar sökülerek ABD'ye taşınmıştı. Ancak Batı ile  ekonomik entegrasyon çabası içerisindeki Kaddafi yönetiminin ömrü ancak 8 yıl  uzayabildi. Kaddafi'yi önce seçim kampanyasına milyonlarca dolar akıttığı Fransa  Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin emriyle havalanan savaş uçakları vurdu, daha sonra  yargı önüne çıkartılmak yerine ABD ve Fransa'nın gözetiminde katledildi. İşte  Kuzey Kore lideri Kim Jong Un da, nükleer silahsızlanmada Libya modeli dendiğinde  kendisini Saddam Hüseyin gibi ipin ucuna ya da isyancıların bıçağının ucuna  götürecek bir süreci gözünde canlandırdığından Donald Trump'ın Singapur  hayallerini en azından şimdilik rafa kaldırmış görünüyor. Trump'ın 17 Mayıs'ta  Beyaz Saray'da  NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ile kameraların önüne çıktığı  esnada, Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton'u yalanlar şekilde, Kuzey Kore için  "Libya Modeli"nin söz konusu olmadığını söylemesi sonuç verir mi bilinmez.
 
Mayıs ayını, düşmalarının sayısını artırarak geçiren Donald Trump için  yaz mevsimi hareketli geçecek. Haziran ayında Kanada'nın Quebec eyaletinde  yapılacak G-7 Zirvesi, Temmuz ayındaki NATO Zirvesi ve aynı ay İngiltere'ye  yapacağı ziyaret gerek Trans-Atlantik gerek Trans-Pasifik ilişkilerdeki  gelişmeler açısından dikkatle izlenecek, vereceği tüm mesajlar gerek ticari gerek  askeri çatışma senaryolarının şekillenmesinde rol oynayacak.
 
NATO ve Avrupa Birliği yapılarında ağır hasara yol açan Donald Trump  manevraları, dış politikada, savunma sanayinde ve ticarette kendisine yeni  seçenekler oluşturma peşindeki Türkiye için fırsatlar sunmaya da devam ediyor.  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bu süreçte yaptığı İngiltere ziyareti,  ABD-Rusya bloklaşmasına dayanan jeopolitik baskılardan uzaklaşmak için yeni alan  temin ediyor. Türkiye ile İngiltere arasında 5. nesil savaş uçaklarının  yapımından, kültürel işbirliği alanlarına kadar varılan anlaşmalar, NATO ve  Avrupa Birliği'nin iç buhranlarından uzak kalmalarını sağlayacak bir kapı  açabilir. Suriye'de ortaya çıkan ve Soğuk Savaş dönemini andıran bir ABD-Rusya (  kuzey -güney aksı ) küresel paylaşım yaklaşımına karşı, Türkiye'nin merkezinde  yer aldığı çatışmayı ve gerilimi değil, ticareti ve paylaşımı hedefleyen Çin ve  İngiltere'nin iki ucundan tuttuğu bir doğu-batı aksı Ortadoğu'da İran ve Filistin  merkezli yeni savaş arayışlarının da önüne geçebilir.