Saklayacak neyi kaldı ki

08 Ocak 2009 Perşembe - 10:39 | Son Güncelleme : 08 01 2009 - 10:39

Ertuğrul Özkak / Hürriyet


GEÇEN yıl bir akşam evde otururken bir arkadaşım aradı."Çabuk televizyonu aç" dedi.

"Zaten televizyon seyrediyorum" dedim.

"Sen film ve müzik kanalından başka şey seyretmezsin" diyerek bir haber kanalının ismini verdi.

Doğru, akşamları eve geldikten sonra dünyayla tek ilişkim, 24 saat açık cep telefonumdur.

Dünya meselelerini rölantiye alıp, Fargo filminin son sahnesindeki seri katil gibi film ve eğlence kanallarına dalarım.

"Ben başka bir kanalı açamam. Sen bana özetle" dedim.

Yalçın Küçük konuşuyormuş.

Hemen anladım, yine benim hakkımda atıp tutuyor.

"Ama bu defa başka. Canlı yayında seni idama mahkûm etti" diyor.

Merak edip açtım.

Hakikaten üç cümlede bir beni idama mahkûm ediyor.

Yani hafifletici hiçbir nedenimiz de yok.

Müebbede inme ihtimalimiz bile kalmamış.

* * *

Dün sabah Yalçın Küçük’ün evinin aranması haberlerini izlerken, aklıma bu geldi.

Hakkımda sayfalarca yazı yazmış, hakaretler etmişti.

Ne ajanlığımız, ne Ali Kemal’liğimiz kalmıştı.

Ve yaptığı işler tehlikeliydi.

Yine de bütün samimiyetimle yazıyorum, dün evinin aranmasını izlerken içim sızladı.

Yalçın Küçük’ü darbecilikle suçlamak, Ergenekon’la suçlamak bana saçma ve trajik geliyor.

Çünkü o konuşan, durmadan konuşan, kafasının içinden geçeni anında söyleyen, yazan bir insan.

Hayatı boyunca kendine saklayacak tek şey bırakmayan bu insanın çıkınında daha ne olabilir ki?

Ergenekon artık onun bilgisayarındaki Sabetay deli saçmalarından mı medet umar hale geldi?

Ona "Deli" diyebilirsiniz. Ama Ergenekoncu demek bana saçma ve trajik geliyor.

O zaman kendi kendime soruyorum.

Ergenekon davasının gerçek amacı ne?

Bir suç örgütünü ortaya çıkarmak mı?

Yoksa bu ülkeyi susturmak mı?

Televizyonda konuşamayan, telefonda konuşamayan, sokakta konuşamayan, evde konuşamayan bir halkın ülkesi haline gelen Türkiye’nin "demokratik" rejimle yönetildiği söylenebilir mi?

* * *

Melih Gökçek’le bağlantılı, çok ilginç ve basına yansıyan görünümüyle çok vahim bir arsa iddiasının ortaya atıldığı günün ertesinde Ergenekon’un bilmem kaçıncı dalgası başlıyor.

Zaten her dalganın bir gün öncesine bakıyorsunuz, mutlaka bir şey var.

Bunları alt alta yazdığınız zaman da, bu davaya olan güveniniz sarsılıyor.

Oysa her aklı başında vatandaş gibi, bu davanın bazı suç örgütlerini ortaya çıkaracağına inanmak istiyordunuz.

Ne yazık ki gidişat o istikamette görünmüyor.

Yeni liberal gazetecilik

SABAH Yalçın Küçük’ün evinin arandığı haberinin düşmesinden beş on dakika sonra, televizyon kanallarına bakıyorum.

Gazeteci arkadaşlarımız olayı anlamışlar, teşhisi koymuşlar.

Herkes konuşuyor.

Bir taraf, "Demokrasi yolunda bir adım daha atıldı" havasında.

Karşı taraf, "Diktatörlük yolunda bir adım daha atıldı" diyor.

Olayın üzerinden on dakika bile geçmeden görüşler kemikleşmiş, saflar belirginleşmiş.

Bense daha ne olduğunu anlamış değilim.

Durumu kavramaya çalışıyorum. Ama bu toz duman içinde olaya sağlıklı bakmak mümkün mü?

"True believer", yani kesin inançlılar, birbirine girmiş, ortalık toz duman.

Anlıyorum ki, artık gerçekler değil, önyargılar, peşin hükümler, kinler, nefretler, kıskançlıklar, intikam duyguları konuşuyor.

Mahkemenin biri açılmış, ama daha ortada iddianameden başka bir şey yok. Öteki desen, yani "darbe", ortada iddianamesi bile yok.

Yaşlı başlı onlarca insan aylardır bekliyor, bekletiliyor.

"Liberal" gazeteci arkadaşlarımız ise savcılığı geçmiş, kararı vermiş, dün sabahtan itibaren infaza bile başlamışlar.

Herhalde yeni "liberal gazetecilik" de bu oluyor.

Biz zamanın gerisinde kalmışız.

ETİKETLER

0