Gazetevatan.com » Yazarlar » “Oğlum orası ıssız bir çöl... Orada yok olur gidersin...”

“Oğlum orası ıssız bir çöl... Orada yok olur gidersin...”

27 Eylül 2016 Salı


Taylan Bilgel; Gazeteci’nin SHOW’a transferinden yedi yıl sonra Aydın Doğan’ın Gazeteci’yle özel olarak görüşmek istediğini söylüyordu...

***

Gazeteci; Aydın Doğan’la Kanal D’ye veda ederken yaptığı son görüşmeyi hatırladı...

SHOW’a gideceği duyulunca; SHOW’dan Kanal D’ye genel müdür gelen Faruk Bayhan onu odasına almış; “Gazeteci’yi ikna etmek istemişti...”

***

“Gazeteci” Faruk Bayhan’ı severdi...

Onu kırmak istemezdi...

Ne var ki; “Gazeteci’yi kendi ‘kimliğiyle, programıyla’ kabul eden SHOW TV ona kucak açmıştı...”

Biliyordu ki Kanal D’nin “haber merkezinde, hiçbir zaman bu olanak sağlanmayacak, ilk günlerin ateşi söndükten sonra, eski tas eski hamam gidecekti işler...”

***

Faruk Bayhan son fişeğini görüşmenin sonunda attı...

-“Oğlum orası bitti... Issız bir çöl orası” dedi...

-“Hiçbir program kalmadı ellerinde... Kemal Sunal’ın filmlerinden başka hiçbir şeyleri yok...  Burayla rekabet etmeleri mümkün değil...

Yok olur gidersin orada...”

*****

MEDYADA DEV ORTAKLIK... KANAL D-ATV; SABAH-HÜRRİYET-MİLLİYET ORTAKLIĞI...        

Faruk Bayhan’ın söylediği gibi, televizyon dünyası o günlerde yeni bir cepheleşme yaşıyordu...

Sabah’la Milliyet; Sabah’la Hürriyet arasındaki ansiklopedi savaşları geride kalmış; Aydın Doğan Hürriyet’in de sahibi olmuştu...

İki dev grup Kanal D-ATV; ile “Sabah-Hürriyet-Milliyet-Radikal-Yeni Yüzyıl-Tempo-Aktüel yeni “dev” medya ortaklığının parçaları olmuştu...

***

O yıllarda rakiplerinin “kartel” adını taktıkları oluşum; iki büyük patron Aydın Doğan ile Dinç Bilgin’in “televizyonlarda, gazetelerde, dergilerde, reklamda ve dağıtımda” büyük ortaklığı anlamına geliyordu...

***

Böylesi dev bir oluşumun dışında; sadece Erol Aksoy’un SHOW TV’siyle, Uzan’ların Star televizyonu kalıyordu...

İki televizyonun da sahiplerinin o sırada yanlarında; değil dev bir medya imparatorluğu tek bir gazete bile bulunmuyordu...

***

Faruk Bayhan ilk sözünde haklıydı...

“Gazeteci”, büyük medya ortaklığının dışında “ıssız bir çöl”e gidiyordu...

İkinci sözü ise Faruk Bayhan inanarak söylememişti... Gazeteci’yi ikna etmek için “olta” atmıştı...

-“Orada yok olur gidersin...” demişti... 

***

Oysa Gazeteci’yi tanıyordu Bayhan...

Orada yok olup gitmeyeceğini biliyordu...

Rakipte yok olmayacağını, tersine patlamaya devam edeceğini bildiği için “gitmesini” istemiyordu zaten...

***

SHOW TV’yi en iyi Faruk Bayhan bilirdi...

Televizyonu da... O yıllarda adı; “iyi İngilizce bilmediği halde, Türkçe altyazısız doksan dakikalık sinema filminin rating yapıp yapmayacağını 5 dakikada anlayan adam”a çıkmıştı...

Her gece yayınlanacak Ateş Hattı’nın SHOW TV’de ne yapacağını Faruk Bayhan’ın tahmin etmemesi olanaksızdı...

***

Sonunda bağırdı...

Odası Kanal D’de ikinci katın tam ortasındaydı...

Kat çınlamaya başladı...

Dışarıda Okan Bayülgen; Bayhan’la görüşmek için bekliyordu...

Bayhan; -“Sana gitmeyeceksin dedim...” diye bağırıyordu Gazeteci’ye...

***

Faruk Bayhan; Gazeteci’nin Abi’siydi...

Pırlanta gibi bir kalbi vardı...

Gazeteci’ye bağırması; Gazeteci’yi etkilemiyordu...

Onu severdi; onun da kendisini sevdiğini bilirdi... -“Faruk Abi; senle sonra gider bir yerde yemek yer konuşuruz... Şimdi kararımı verdim... Beni zorlama... Senle ilgisi olmayan bir durum... Sen de düzeltemezsin bu durumu...”

***

Kanal D’de o günlerde yönetici olan bir “Abi”si; -“Sen git yavru...” dedi...

-“Orada patlarsın sen...  Saat 24’den önce girmez programın... Burada yeşeremezsin sen...”

***

Transfer günlerinde hayatının en önemli öğretilerinden birini fark edecekti Gazeteci...

“Çalışacağın yer, sana ne kadar ihtiyaç duyuyorsa, o kadar değerini bilirdi... Varlığına çok ihtiyaç duyan yer, daha fazla değer verirdi... En azından uzun süre kıymetin bilinirdi... Çok güçlü, çok büyük, ‘sen olsan da olur olmasan da, biz zaten çok büyüğüz’ anlayışının egemen olduğu yerlerde aynı değeri bulamazdı insan... Dünyanın merkezinde olanlar, merkezin dışındakilerin onlara ihtiyacının; kendilerinin onlara ihtiyacından fazla olduğuna inanırlardı...”

*****

AYDIN DOĞAN; EN BÜYÜK GAZETELER, EN BÜYÜK DERGİLER, BÜYÜK TELEVİZYON KANALI... MEDYA İMPARATORUNUN ODASI...

Faruk Bayhan’ın odasından çıkmıştı...

Diğer Abi’yle dertleşmişti...

Onun;  -“Gece 24’den önce programa giremezsin... Sen burada yeşeremezsin...” sözünü kulağa küpe yapmıştı...

***

Sıra Aydın Doğan’la görüşmeye gelmişti...

Milliyet’te hüzünlü ayrılığın ardından; yıllar sonra onu Kanal D’ye alan Aydın Doğan’dı... İlginç bir ilişkileri vardı Gazeteci’nin Aydın Doğan’la...

Ünlü bir şarkının sözlerindeki gibi;

-“Ne seninle ne sensiz...”

***

Aydın Doğan’la odasında yaptığı son görüşmede; Aydın Bey Nuruosmaniye Caddesi’ndeki Milliyet Gazetesi’nin üst katında, mütevazı bir odada patronluk yapardı... O günlerde Aydın Doğan; Milliyet Gazetesi’ni alarak medyaya giren, yeni bir patrondu...

***

Yüz metre ilerde Simavi’lerin Hürriyet Gazetesi bütün ihtişamıyla Cağaloğlu’nu süslüyordu... Milliyet Gazetesi Cağaloğlu’nda “sıcak sempatik bir binada” faaliyet gösterir; Gazeteci orada mutlu olurdu...

***

Aydın Doğan’ın bunca gazetesi arasında, esas odasının yeni Milliyet binasında olduğu söylendi... Gazeteci’yi o odada bekliyordu...

Oysa Gazeteci ayrılırken; bir daha Milliyet Gazetesi’ne adım atmamaya söz vermişti kendi kendine...

***

Hayatın “asla” dediğin her şeyi tek tek başına getireceğini bilmiyordu Gazeteci o günlerde... -“Demek Aydın Bey’le görüşmek için yeniden Milliyet binasına adım atmak varmış kaderimde...” dedi Gazeteci...

***

Katta onu; Arzu Hanım karşıladı...

Aydın Doğan’ın Milliyet’i aldığı günden beri, Arzu Hanım onun yanındaydı...

Arzu Hanım’la Gazeteci birbirlerini, ilk günlerden itibaren tanırlardı...

On yıl çalıştıktan sonra Gazeteci kopmuş; bir daha karşılaşmamışlardı...

Sarıldılar öpüştüler...

-“İçerde bekliyor seni...” dedi...

Eski günlerdeki gibi “duygusal yakınlık göstergesi”ydi bu sözler...

-“Bekliyor seni...”

***

Odaya girdi...

Şaşırdı Gazeteci...

Milliyet gazetesinin yeni binasının üst katındaki oda, o kadar büyüktü ki; Aydın Doğan’ın masasına ulaşana kadar epey bir süre bir yürümesi gerekti Gazeteci’nin...

***

Gazeteci’nin karşısındaki kişi; artık Milliyet gazetesinin mütevazı patronu değil; “bir Medya İmparatoru’ydu...”

Mütevazı görünümü değişmese de, o bir Medya İmaparatoru’ydu artık...

Odasından, dekorasyondan her şeyden anlaşılıyordu bu durum...

***

Elbette Aydın Doğan da karşısında oturan Gazeteci’nin “kısa pantolonlu halini bildiği gencin ötesine geçtiğini” hissediyordu...

Biri medya patronluğunda zirveye çıkmıştı... Diğeri, kendi gazeteci-televizyoncu zirvesinin eteklerinde dolaşmaktaydı...

***

Çok tecrübeliydi Aydın Doğan...

Hiç üstüne gelmedi o görüşmede Gazeteci’nin...

Farkındaydı gitmeye karar verdiğinin...

Yine de görüşmek istediğine göre, “son bir durum tespiti” yapacaktı...

Gazeteci hazırlıklı gelmişti görüşmeye;

Çantasından iki ayrı belge çıkardı...

***

-“Aydın Bey...” dedi...

-“Siz beni bir yıllık stajyerken Milliyet’te gazetecilik yaptıran kişisiniz... Atina’ya gönderen insansınız... Şimdi de televizyonunuzu açtınız bana...

Sizden hiçbir şey saklamam...

Size verdiğim iki sayfalık sözleşme metni; SHOW TV’yle üzerinde anlaştığımız sözleşmenin son hali... Henüz imzalamadım... Ama imzalayacağım...

İkinci belge; sizin talimatınızdan sonra Kanal D’de çalışmaya başladıktan sonra bana imzalamam için verilen matbu eleman sözleşmesi...

***

“İncelemenize gerek yok... Kanal D’ninki sözleşme bile değil... Her çalışanın imzaladığı matbu belge... Bir de maaş var yazılı orada... Hangi programı yaptığım, programcı olduğum bile yazılı değil...

Mesleği sunucu diye geçen bir elemanın matbu sözleşmesi sadece...

Her gece yayın yapan bir programcıya böyle bir uygulama reva görüldü... Ben ne önceki kanalda, ne TRT’de bu durumda değildim... Sizi arayıp bir şey söylemedim...

***

SHOW’un sözleşmesini de size veriyorum... Siz bende emeği olan insansınız... Lütfen sizde kalsın... Beni anlayın lütfen... Bu saatten sonra, o sözleşmeyi baz alıp, Kanal D’yle anlaşamam... Ahlaki olmaz bu davranışım...”

***

Aydın Doğan istemiyordu gitmesini Gazeteci’nin...

Gözlerinden okuyordu bunu Gazeteci...

Beş yıl önce olsa; böyle bir konuşmayı yapamazdı Aydın Doğan’la Gazeteci...

***

Ancak Milliyet’ten; Atina’nın ortasında öyle hüzünlü ayrılmıştı ki; zaman içerisinde tek başına hareket edebilmesini çok zor öğrenebilmişti...

Aydın Doğan’dan; yıllar öncesinin rövanşı değildi aldığı...

***

Tam tersine onun Gazeteci’nin gitmesini istemeyen halinden, inanılmaz üzüntü duyuyordu... Fakat mesleği açısından gitmesi gerektiğini biliyordu...

Aydın Doğan’la ilgili bir konu değildi bu...

Eğer gitmezse; orada yeşeremeyecekti...

***

Uzun yıllar önce “usta”sı Çetin Emeç; Hürriyet’e transfer olmuş; Gazeteci’yi de Milliyet’ten Hürriyet’e almak istemişti...

Gazeteci; onu Milliyet’e başlatan Aydın Doğan’la, onu Milliyet’te parlatan Çetin Emeç arasında kalmış tercihini Çetin Emeç’in Hürriyet’i yerine; Aydın Doğan’ın Milliyet’inden yana kullanmıştı...

O karardan sonra Atina’nın göbeğinde hüzünlü ayrılık gelmişti...

***

O gün yaptığı “hata” değildi...

Niye Hürriyet’e gitmedim diye dövünmemişti... Ancak şimdi gitmesi gerekiyordu... Bunu biliyordu...

“Yeşermesi” gerekiyordu...

***

-“Sen kararını vermişsin...” dedi Aydın Doğan... Gazeteci’nin SHOW TV’yle olan sözleşmesini aldı, kasasına koydu...

Öpüştüler...

Ayrıldılar...